Gençlere bilimi sevdirmek için neler yapılmalı?

06 Haziran 2017 Salı, 17:39

Prof. Dr. Osman Çakmak ile yapılan röportaj 

Eğitim-öğretimden beklenen kazanımlardan ‘bilimi, çalışmayı ve üretmeyi’ öğrencilerimize nasıl öğretebiliriz?  Bilimsel gelişimi sağlamak için neler yapmalıyız?  Dergimizin akademik danışmanı değerli hocamız Prof. Dr. Osman Çakmak’la Çözüme dikkat çeken bir röportaj gerçekleştirdik.

Çalışan, üreten, bilimsel verilerle adeta oyun oynama zevki içinde uğraşan öğrencileri yetiştirmeyi düşünen tüm idareci, öğretmen ve velilere yol gösterecek bir tatta okunulması dileğiyle…

Çağımızın bir adı da “bilim çağı”. Bu münasebetle Türkiye, bilimsel düşünce ve anlayışın neresinde olduğumuzu bilmemiz lazım.  Ardından da şu soruya geçmek istiyorum.  Bilimsel düşünce ve anlayışın gelişmesi için ülkemizde hangi çabalara ihtiyaç var?

-Evet, 21. Yüzyıla geldik ve  çağımızın bir adı da “bilim çağı”. Bilim ve teknoloji, uzun dönemli  ekonomik ve toplumsal gelişimin, ülke kalkınmasının en önemli  unsurları..  Bilim ve teknoloji politikaları ise bu gelişim ve  kalkınmanın hızını ve yönünü etkilemede önemli bir araç.  Bu aracı çok iyi kullanan ABD, Japonya, Kore, AB üyesi birçok ülke uzun dönemli toplumsal, ekonomik ve siyasi hedefleri ile uyumlu bir bilim ve  teknoloji vizyonu geliştirdiler ve bu vizyonu güncellerken  teknoloji öngörüsü çalışmalarını etkin bir araç olarak  kullanıyorlar.

Ülkemize gelince ,1960’larda Planlı Dönem ile başlayan  bilim ve teknoloji politikaları oluşturma çalışmaları var. Özellikle “Türk  Bilim Politikası 1983-2003” ve “Türk Bilim ve Teknoloji Politikası
1993-2003” dokümanlarıyla önemli bir boyut kazandığını söyleyebiliriz.  Ancak, ortaya  koyulan belgelerin, genel geçerliliği tartışılmaz unsurlar içermesine  ve kurumsal/yasal bazı değişiklikler getirmesine rağmen, hedefleri  bakımından tam olarak uygulamaya konulamadı.  Bunun en önemli nedeni, bilim ve teknoloji alanında bir ülke vizyonunun ortaya  konulamamış olması ve önerilen politikaların da toplumun tüm  katmanlarınca ortaklaşa sahiplenilememesi olduğu düşüncesindeyim.

Bunun sonuçları ne oldu bugüne kadar? 

Bu vizyonsuzluk ülkemizde bu güne kadar olması gereken  yüzlerce bilim merkezinin meydana gelmesine engel oldu. Kısmen küçük  boyutlarda, bir elin parmağını geçmeyen takdire şayan çalışmaları bir  kenara itersek ülkemizde bilim merkezleri bulunmuyor, maalesef… İTÜ’de Deneme Bilim Merkezi, Ankara’da Feza Gürsey Bilim Merkezi gibi öne  çıkan küçük bilim merkezi uygulamaları yakın zamanda görüldü.   İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesinin  açılmasını önemli bir gelişme hatta tarihi bir olay olarak görmek lazım.   800 kadar eserin/buluşun sergilendiği bu müzeyi özellikle gençlerin  gezip görmeli. Gülhane Parkı içerisinde Has Ahırları  binalarında kurulan müze, TÜBİTAK, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye  Bilimler Akademisi (TÜBA), Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap İslam  Bilimleri Tarihi Enstitüsü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında  imzalanan protokol çerçevesinde kuruldu.

Aslı Frankfurt’ta bulunan bu  müzeyi gezince sanılanın aksine çoğu buluşlarda Türklerin ve Müslümanların imzasının  bulunduğunun daha yeni farkına varıyoruz. Batının gerçekte bilimi bizden aldığını anlıyoruz.  Ancak ülkemizde müfredat bakımından bir boşluk var. Doğru dürüst  bir tarih kitabı bile yazılmış değil. Ünlü bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in eserlerinin Türkçeye kazandırılamaması büyük bir eksiklik. Geçen yıl bir konferansına katılmıştım.  “Ben bu eserleri Türkiye için yazdım asıl.   Türkçeye çevrilmezse gözüm arkada kalacak” diyordu.

Ders kitapları tarihi gerçeklerle örtüşmüyor.  Cumhurbaşkanımızın tarih kitapları yeniden yazılacak isteğini fevkalade gerekli ve anlamlı. Umarım vakit geçirmeden gerçekleşir.  İnşallah kendimize ait, kendi bilim referanslarıma dayalı ders kitaplarının yazımı ve milli müfredatın oluşacağı günleri görürüz. Batının karikatür taklidi ve kopya devre son vermek en önemli önceliğimiz olmalı. Şunu unutmayalım ki bilim evrensel olsa da hedefleri millidir. Ülkemizin kalkınmasına ve gelişmesine, kültür hayatının sanayinin sanatın gelişmesine dini inanışların ve değerlerin hizmetinde olmayan bilim tasavvur edilebilir mi? Maalesef bizde o konumda.

Peki ne yapmalıyız?

-Eğitimin ve okulların çıkmazını ve gerçek sorunlarını görmemiz lazım öncelikle. Ülkemizde bir türlü sonuçlandırılamamış, yazboz tahtası gibi sürekli değişen bir eğitim sistemi var. Bırakın öğrenci ve velileri, eğitimle profesyonel anlamda uğraşan yönetici ve öğretmenlerin bile hızına yetişemediği bir müfredat ve sistem değişikliği ile karşı karşıya. Kendi ders kitaplarımızı ve kaynaklarımızı oluşturmak yerine şekilsel dönüşümlerle uğraşıyoruz. .

Okulların fiziki yapılarının yetersizliği, öğretmen açığı, birleştirilmiş sınıflar ve daha birçok aksilik eğitim sisteminin yakasına yapışsa da bunlar eğitimin asli sorunu değil. Asli sorunları bir türlü göremiyoruz.

Nedir asli sorunlar?

Önce sorunları doğru teşhis etmek zorundayız. Modern insan sertifikaların, makbuzların dekontların, kartların, kimliklerin tasallutunda. Hepimiz doğumumuzdan itibaren kayıt altına alınmış durumdayız. Okullar da, bizi köleleştiren statükonun korunması maksadıyla kurulmuş yapılar olarak  bir fonksiyon üstlenmiş maalesef.. Öğreneceğimiz bütün şeyler yalnızca birileri tarafından müfredata eklenmiş konular değil mi?   O konular dışında dünyada sanki başka şeyler yokmuş gibi yetiştiriliyoruz.  Materyalist ve ateist yapılanma ve bilimin inançsızlığa alet  edilmesi her kademede devam ediyor . Üstü örtülü bir işgal her sahada hükmünü icra ediyor.

Başı sonu belirlenmiş bu kültür ve değerlerimizden soyutlanmış bu materyalist müfredat yapısı ile  insan zihni güdükleştiriliyor. Okul diğer kapitalist kurumlar gibi pazarlama ve satış yapıyor.  Eğitimde fırsat eşitliği ise büyük bir yalan olarak ortada duruyor.   Ne hazindir ki artık neyin değerli ya da değersiz olduğuna profesyonel siyasi ve mali tekeller karar veriyor. Bunu da okullar müfredat adını verdikleri sistemle insanların beynine enjekte ediyor.

İnsanımızın  özgürleşmesine yol açacak hareketliliğin temellerini teşkil edecek bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bir daha hiç karşımıza çıkmayacak testlerdeki sorular aslında çocuklarımızı ve gençlerimizin  aptallaştırılmasından ötesinde bir fonksiyonu olmadığını anlatsın basın  Müfredatların ve okulların tezgâhında un ufak edildiği haykırılmalı. Sosyal medya bunlardan bahsetmeli. Bilgiyi nesneye ve metaya çevirmeyen bir eğitimin özlemi içinde olalım hepimiz. Kişiliğini, benliğini diplomalara, sertifikalara gömen ve buradan aldığı güçle yaşamını sürdürmeye çalışan bağımlı bireylerin olmadığı bir sistemin varlığını tartışmanın gerekliliğini haykıralım her köşede.

Ülkemizde okul sistemi, antidemokratik, insan fıtratına aykırı bir sistem olduğunun farkında değiliz. Bu uyutmanın  etkisinden nasıl kurtulacağız?

-Evet  uyutan mekanizmaları görmek zorundayız. Bunu yerine mevcut eğitimin antidemokratik, insan fıtratına aykırı bir sistem olduğu konusunda kim ne çalışma yapıyor? Üniversitelerimiz çözümün neresinde?   Nasıl bir eğitim sistemi özlemi içinde olduğumuzu bile belirlemiş değiliz. Bir kere eğitimi bilgi meselesi değil, medeniyet ve kültür meselesi olarak ele alacağız.  Ferdi  istekler, özgür seçimler ve kümeleşmelere dayalı,  insani bir sistemi önerebiliyor muyuz? Kendi eğitim modelimizi oluşturacağız. Taklitle bir yere varamayız ve varamadık.. Sürekli tüketen olmak yerine tabiatı ve bize emanet edilenleri ve dünyayı koruyan, bilgiyi metalaştırmayan bir anlayışı sistemleştiren kendi modelimiz konusunda aydınlarımız üniversiteler hangi çalışmayı yaptı?

Cumhurbaşkanımız, “her sahada büyük başarılar elde ettik. Ancak kültür ve eğitim sahalarında aynı şey geçerli değil.”  İtirafında bulundu.  Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

-Bu itirafı önemli buluyorum. Bilim dünyasında ve üniversitelerde olmasa da birçok sivil toplum kuruluşunda büyük bir arayış var. Bu arayışlar inşallah dikkatleri bu yöne çevirecektir. Örneğin geçenlerde İbn-i Haldun üniversitesi kuruluşunda bu amaçları gördük.  Artık mevzi de olsa çabalara şahit oluyoruz. Çağdaş tasarımların ötesinde insanın özüne dokunan ve özü ortaya çıkaran bir bilgeliğe dayalı sistem arayışı sürüyor.

Bu çabalar en önce de tamamen okullaştırılmış olan hayallerimizden sıyrılmamızı gerektirecek. Kendi medrese sistemimiz de dahil çözümleri gündeme getirecek. Ürünlerden, renklerden ve reklamlardan daha çok insanları seven, aykırılıkları törpülenmemiş, doğaya ve kendine saygılı fertlerin yetişeceği her yeri ve her anı öğrenme ortamı bilen sürekli öğrenmeyi bir prensip haline getiren  okulları yakın gelecekte özlediğimiz eğitim dünyası ile buluşacağımızın müjdesini vermektedir.

Eğitimi Topluma mal edecek çözümler bulamaz mıyız? Sanırım  müfredatçı yapı çözümsüzlüğün kaynağı olmakta.

-Eğitimin sivilleşmesi için her şeyden önce müfredatta ve ders programlarını belirleme yetkisinin devlet talim–terbiye tekelinden kurtarılması; okullara bırakılması gerekir.

Bir kere müfredat belirleme ve ders kitabı yazma işinde  tekelin kırılması  gerekiyor. Beklediğimiz şey, kendi programını kendi belirleyen tercih hakkını ve kimliğini kendisi belirleyen ve niteleyen okulların açılmasına izin verilmesidir.  Bu yapıldığı takdirde ülkede gerçek anlamda  eğitimin toplumsallaştığını ve sivilleşeceğini söyleyebiliriz.

Eğitimin halka mal olması ile eğitime ruh verecek ve öğrenciye ideal ve şahsiyet kazandıracak dönüşümler başlayacaktır.

Bundan hiç şüpheniz olmasın. Sivil inisiyatif öncelikle ölçme değerlendirmeye el atacak; sınavların tek boyutlu sayısal değerlendirme ve teste dayalı yapısına son verecektir.  Öğrenciyi çok yönlü değerlendiren; kalite ve beceriyi ölçebilen sistemler hayata geçirilecektir.  Lise döneminde öğrenciye en azından bir “meslek öğretmek” esas haline getirilecek ve böylece mesleki eğitimi diriltilecektir. Böylece üniversite kazanamayan bir öğrenci   boşlukta kalmayacaktır.. Ortaokul ve liselerin son sınıflarında “ bitirme -olgunluk sınavı” getirilecek ve böylece her şey merkezi sınavların ağırlığı altında ezilmekten kurtarılacak.

Devlet sadece bazı dersleri tüm eğitim kurumlarında zorunlu tutabilir mi?

Örneğin tarih, kültür ve medeniyetimize dair bir kısım derslerle birlikte Türkçe mecburi ders olabilir. Avrupa’da nasıl ki, Latince mecburi bir ders ise, bizde de örneğin Osmanlıca dersi mecbur tutulan derslerden olabilir. Ancak bunların dışındaki derslerin muhtevasını ve süresini, içinde suç unsuru barındırmadıkça özel okulların belirlemesine izin verilmelidir.

Özel okulların devlet okullarını da hantallıktan kurtararak  dinamik hale  getirmek  istiyorsak, öncelikle miadını doldurmuş 657 sayılı kanunu kaldırılarak  çalışanlar sözleşmeli, ücretlerin ve ücret artışları performansa dayalı  hale getirilmelidir. KPSS puanıyla öğretmen istihdam etme saçmalığına son verilmelidir.  Öğretmenler ‘öğretme’ becerisine göre istihdam edilmelidir.

Okulların birbirleri ile rekabet etmelerinin yolu böylece açılması ile iyinin kötüyü kovacağı gerçeğinden yola çıkarak iyi eğitim veren, çocukları başarılı bir şekilde geleceğe hazırlayan kurumlar bu mücadelede ayakta kalacaktır. Dünya ile rekabet edebilen eğitim kurumlarını ancak böyle oluşturabiliriz. Son yıllardaki atılımlarla ülkemizin Dünyaya açıldığı, gözlerin Türkiye’ye çevrildiği şu dönemde öncelikli iş  eğitime vizyon kazandırmak ve böylece ülkeyi  dünyada bir eğitim merkezi haline getirebilmektir..

Konu buraya gelmişken eğitimimizin temel  problemi ve asıl ihmal ettiğimiz noktaya  da ele alsak. Burada eğitim, öğretme ve öğrenme kavramları arasındaki farkı da irdelemeli miyiz?

Eğitimin, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen, kendisi  olmak isteyen insanların başarabileceği bir şey olduğunu düşünüyorum. Aslında eğitim yoktur öğrenme vardır, öğrenmeyi öğrenme vardır. Çünkü  orada, kendi varlığına, kendi özgürlük ve özerklik alanı doğrultusunda öğrenmek isteyen, edindiği yaşantı birikimlerini, kendi başına kazanma  söz konusudur. Öğretme ile öğrenme bir madalyonun iki yüzü gibi  birbirine çok yakın görünse de aslında çok uzak kavramlar. Öğretme,  “öyle değil şöyle ol” anlayışıdır. Temeli müdahaleye dayanır. İnsan fıtratına ve doğasına güvensizliği ifade eder. Yani “insanlar kendi  haline bırakılırsa, bunlar öğrenemezler, ancak biz öğretebiliriz”  anlayışından doğmaktadır. Hâlbuki insanlar kendileri isterlerse öğrenirler. Ben istemiyorsam bana kimse bir şey öğretemez. Bu  yanılgılardan kurtulmadıkça eğitimin eğitir hale gelmesi mümkün  görülmüyor.

Peki eğitimi nasıl eğitir konuma getirebiliriz? 

Eğitimi eğitir konuma getirememenin önündeki en önemli  engel bilme ile uygulama arasındaki farktır. Bilinen şey alışkanlık ve  beceri haline gelmedikçe, öğrettiklerimiz bir süre sonra unutulacak ve  bir değeri kalmayacaktır. Einstein “bilgi, öğrenilenleri unuttuktan  sonra geride kalan şey” demişti. Gözlemler, başarıda bilginin rolünün  % 10’lara kadar düştüğünü göstermektedir. Ekip çalışması ile ortak  akıl, fikir yürütme, öz eleştiri yapabilme, kendine güven ve insani değerler başarıyı asıl oluşturan unsurlar olmaktadır.  Eğitim araştırmaları göstermektedir ki, öğrenme sadece bilgileri  hafızaya yerleştirmek değil, birbiri ile ilişkili gerçekleri  bağdaştırabilmektir. Bilginin olgunlaşması ve yer etmesi öğrencilerin  beyninde “bilgi ağları” oluşturmalarına bağlıdır. Bu yüzden öğrenme ve öğretme eskiden zannedildiğinden daha karmaşık bir yapıya sahiptir.  Nasıl bir tuğla yığınından bina ortaya çıkmıyorsa, bilgi yığını da  bilimsel düşünceyi doğurmuyor ve bilimin kendisini ortaya çıkarmıyor. Sonuç olarak eğitim yapımız içinde meraka dayalı, kuşku ve sorgulama temelli eğitim vermeli, üretici ve mucit düşünceleri geliştirici,  problem çözme yeteneğine sahip fertler yetiştirmeliyiz. Hayat ve reel  piyasa bizden bildiğini kullanabilen, insani değerleri gelişmiş, mesleki beceri ve problem çözme yeteneği yüksek insan istemektedir. Bu  da ancak daha ilköğretime başladığı andan itibaren öğrencilerimize  bilimi ve öğrenmeyi sevdirmekle mümkün.

 İsterseniz  okulların kapandığı şu günlerde  konumuza;  yani çocukların meraklarını nasıl geliştiririz konusuna  tekrar dönelim. Şimdilerde,  eskiden yurt dışında gördüğümüzde “bizde neden yok” diye hayıflandığımız Bilim Merkezi çalışmalarına başlanmış olmasının  heyecanı var. Bu güzel yarışta,  bir kısım belediyelerin Bilim merkezleri açmasını takdirle karşılamak lazım….  TÜBİTAK, “Bilim Merkezi Projelerine” destekte bulunuyor. Bir çok şehrimizde belediyelerin öncülüğünde  İzmit’te, Konya’da ve başka yerlerde bilim merkezleri kuruldu.  Peki bu bilim merkezleri neler yapar? Ne gibi faaliyetleri gerçekleştirir? Ülkemizin bilim hayatına nasıl bir fayda sağlar?

Bilim merkezlerinin amacı, kişilerin bilime karşı ilgilerini artırmak ve dikkatlerini çekebilmektedir. Bilim ve  teknoloji merkezleri, her yaştan farklı birikime sahip insanları bilimle buluşturmak, bilgiyi kaynağından öğrenmelerini sağlamak ve  bilime olan merakı tetiklemek üzere tasarlanmış deneysel ve uygulamalı  merkezlerdir. Bilim merkezlerinde kişilerin tüm duyularına hitap  edilir ve isteyene okuyarak, isteyene dinleyerek, isteyene uygulayarak  öğrenme fırsatı sunulur. Bilim merkezleri, günlük olaylara bilimsel  bir bakış açısıyla yaklaşabilme yönünde insanların ufkunu açar.  Özellikle küçük yaştaki ziyaretçilerin kendi başlarına karar verebilen  ve sorumluluk sahibi fertler olmalarına katkı sağlar. Bilim  merkezleri yaygınlaşırsa bilimsel düşünce gelişir, bilim kültürü yaygınlaşır ve insanların daha küçük yaşlardan itibaren düşünen ve  sorgulayan bireyler olması sağlanabilir. Böylece topluma yeni bir  vizyon kazandırılarak, Türkiye’deki bilimsel birikime ihtiyaç duyduğu  sıçramayı yaptırmak mümkün olabilir.

Saydığınız bu gelişmelerin sağlanabilmesi için birkaç bilim merkezi açmak yeterli mi?   İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi ve diğer açılan müzeler gerekli ilgiyi gördüğü söylenemez. Sanırım derslerin ezberci yapısı buna engel oluyor.

-Biz, “her şeyin Batı’da geliştiği ve  bulunduğu” telkini ile büyüdük. “Biz üretemeyiz, icat edemeyiz”  önyargısı uzun zaman hâkim oldu, yaygın bir şekilde. Gençlerimizin adeta bilimden ve okumaktan nefret eder hale gelişi iyi tahlil  edilmeli. Gençlere bilimin sevdirilmesi adına Bilim merkezlerinin  kurulması önemli bir adım teşkil ediyor.   Bilim merkezleri kurulduğu şehirlerde o şehri taçlandıran geleceğimize, gençliğimize  ışık tutan en önemli merkezler haline gelmektedir..  Ancak dönüşümün merkezinde öğretmenin olduğu unutuyor. Biz öğretmene yönelik bir dönüşümü başlatamadık. Merkezi sınavlar toplumu bilimden ve bilim sevgisinden kopartıyor. Hep iyi aletler peşindeyiz. Hâlbuki iyi aletler ustaların elinde işe yarar.

Çocuklarda bu merakın canlandırılması için neler yapılabilir? 

Öncelikle kavramların yeniden tanımlanması ve tartışılması gerekir. Einstein, ABD’ye yaptığı ilk gezi sırasında gemide gazetecilerin soru yağmuruna tutulur. O sıralarda ABD’de ampulün  mucidi Edison’un bulduğu ve iş mülakatlarında kullandığı bir “zekâ testi” revaçtadır ve sorular, çok ilginç ki aynen şu kıvamdadır:  “Dünya ile güneş arasındaki uzaklık nedir?”, “Işık hızı nedir?”  Einstein gazetecilere dönüp “Ansiklopediden bakabileceğim şeyleri  kafamda tutmam” der. Düşünün, bu 40’ların Amerika’sıdır. Tabii daha  sonra ABD Einstein gibi Avrupa bilim adamlarını toplayarak üniversite  eğitimlerinde çığır açtı. Modern dünya, öğretilen her kavrama “niye/  nasıl/ne zaman kullanılır” açısından ve “nedir/ne değildir” vurgusu ile yaklaşmaktadır. Bilgiyi değişken ve aksiyona yardımcı, bazen de diğer bilgilere ulaşmada kaldıraç kavramlar olarak kullanmaktadır.

Yani yüzeysel, ansiklopedik bilgileri ezberlemek yerine, bilimsel bilgiyi öğrenmeyi tavsiye ediyorsunuz. Kullanışsız bilgi yüklenme ya da gereksiz malumat edinme yerine bilimsel bilgiyi 
öneriyorsunuz. 

-Elbette. Önemli olan kullanılabilecek, işe yarayan bilginin elde edilmesidir. Yine bir örnek daha verelim. Nobel ödüllü bilim adamı Feynman’ın babası onu daha baştan beri bir bilim adamı gibi yetiştirir. Bir gün parkta ona bir kuş gösterir ve der ki: “Şu kuşu görüyor musun? İsmi Spencer’s Warbler. İtalyancada ismi Chutto Lapittida, Portekizcede ismi Bom da Peida, Çincede ismi Chung-Iong- tah, Japoncada Katano Takeda. Bütün bu isimleri, -her ne kadar hepsi de uydurma isimler olsa da- dünyanın tüm dillerinde bilebilirsin, ama işin bittikten sonra o kuş hakkında hiç bir şey bilmezsin. Sadece o  kuşa diğer insanların ne dediğini bilirsin. O zaman, şimdi kuşun ne yaptığına bakalım, önemli olan budur.” Böylece Feynman’a yüzeysel bilgi ile gerçek bilgiyi birbirinden ayırt etmeyi öğretmeye çalışıyor.
Bir şey hakkında ne kadar az şey biliniyorsa o kadar kesin yargılı hale gelinebiliyor. Bir şey ne kadar kurcalanıp derinlemesine öğrenmeye başlandığında diğer şeylerle çok ilgili olduğunu, dolayısıyla öyle tek başına kesin olabilecek hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin birbirine göre değişebilir olduğu anlaşılmaya başlıyor. Şu halde bilgi sabit, değişmeyen bir şey değil, ağaç gibi canlı olup sürekli beslenme ve gelişme ihtiyacı içindedir. Daima yenilenmeye ve tazelenmeye ihtiyaç duymaktadır.
Sokrat’ın tuhafımıza gidebilecek bir özelliğinden söz edilir:  “Biliyorum” tezini taşıyan insanların, bilgilerini ve bildiklerini  onlarla tartışmak ve esasen, bilgilerinin çok da sağlam olmadığını onlara göstermek. Aslında Sokrat, eğitimin sadece sığ malumatla yürütülecek bir etkinlik olmadığını ifade ediyordu. Bilmek ve görünmek  ile olmak ve yaşamak arasındaki uçurumun ortadan kalkması gerektiğini  anlatmak istiyordu. “Bilen” insanın, bildiklerini içine sindirip onu  hayata geçiren insan olduğunu anlatmak istiyordu. Bilmek, bildiklerinin temellerini ve dayanaklarını gösterebilmek demek; yani,  bilmek, kökleriyle, temel kavramlarıyla bilmek anlamına geliyor.  Öğrenme ile başlayan bilme, öğrenmenin belki bir aşaması, belki de bir  sonucu olan; ama sonu olmayan bir çabadır.  Tabi bu durumda bilim de, sözlüklerde de tarif edildiği gibi “Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir  bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.” Çocuklarımızı bu bilgi ve bilim tariflerine uygun bir eğitim anlayışından daha doğrusu öğreniminden geçirmeliyiz.

Yaz tatili geliyor. Çocuk ve gençlerin vakitlerini iyi geçirebilmeleri için aileler neler yapabilir?

Eğitim problemlerimizin çözümüne önemli ve gerçekçi  tahliller sunan Tınaz Titiz’in önerisini burada anmak mümkün gibi  görünüyor. Çocuk ve gençlerimize, içine sıkıştırdığımız basmakalıp  dünyalar yerine merak ve bilim dolu dünyalar kurabilmeleri için  veliler olarak da yapacağımız şeyler var. Sayın Titiz, çocukları  sevindirmek ve boş zamanlarını değerlendirmelerini sağlamak amacıyla  “bilim aletleri” örneğin birer mikroskop ve teleskop ihtiva eden bir  “bilim çantası” hediye etmeyi öneriyor. Üstelik sadece önermiyor, bunu  bir proje haline getirmiş piyasaya sunuyor. Bu projenin hikâyesini şöyle anlatıyor: “Bilim çantası işinin altında yatan hikâye şu: Bizim çocukluğumuzda, çocukların en çok arzu ettikleri şey, sınıfını geçene  bir hediye alınacak; bu ya bisiklet ya da kol saatiydi. Elektronik  saatler çıktıktan ve bisiklet de ucuzladıktan sonra, artık bu işler işportaya düştüğü için hediye niteliğini kaybetti. Ayrıca kişisel  gelişim açısından saatte, bisiklette önemlidir; ama “merak” konusunun tetiklenmesine verdiğimiz önem dolayısıyla onun çok küçük ve çok büyükle ilişkisini kurabilecek olan, bir mikroskop ve bir teleskobu  bir çanta içine toplayıp bunu bir hediye olarak verme gibi bir proje çıktı ortaya. Onun da altında yatan sebep, Erbil Serter diye bir kişidir. Şu anda Türkiye’nin savaş gemisi tasarımı yapan diyebilirim ki tek kişisidir. Onun bu merakının, böyle bir alana yönlenmesinin  altında -ki uluslararası ölçekte tasarım patentleri var- dedesinin kendisine, koleje giderken hediye ettiği model helikopter planı  yatıyor. O helikopteri yapmaya çalışmış. Oradan böyle tasarımcı olmaya  gelmiş. Ve ben epey inceledim ki, çocukluğunda aldığı bir hediye  nedeniyle farklı boyuta gelen çok insan var. Dolayısıyla bu teleskop  ve mikroskop hediye edilen çocuklardan biri, birkaçı yarın öbür gün  bundan dolayı bilim alanına yönelebilirler diye bu proje ortaya  çıktı.”

Yani bir nevi, çocuklar oyunlarını bilim aletleriyle oynasın, oyuncak yerine bu aletlerden hediye edelim diyorsunuz? 

Bugün piyasada yeterince ucuz edinilebilir,  fiyatları oyuncaklar düzeyine kadar indirilmiş çok güzel bilim  araçları, bilim setleri bulmak mümkün. Bunun yanında bilim merkezlerinin çocuklara gezdirilmesi mümkün. Ayrıca oyuncak alırken de  çocuklarımızın meraklarını coşturucu, ilgilerini derin düşünmeye ve  kâinatın sırlarını keşfe yöneltici oyuncaklara yöneltmek mümkün.  Yapıp, onarıp test etmelerine imkân sağlayan, düşünce becerilerini  geliştiren, nitelikli oyuncaklarla ve bilimsel araçlarla buluşturmanın  yollarını araştırmalıyız. Bunu okul yapamıyorsa kendimiz nasıl halledebiliriz diye çözüm aramalıyız.

Ailelere de önemli görevler yüklüyorsunuz? 

Elbette… Anne-babanın en önemli görevi çocuğunu geleceğe  hazırlamak olduğuna göre, eğitme görevinin önemli bir parçası olan 0-6  yaş dönemi ebeveynin sorumluluğundadır. Tabi eğitim denince asıl  görevin eğitimin temelini oluşturan okullarımızda olduğu unutulmamalı.  Eğitim denince mesele  “çocukların meraklarını nasıl geliştiririz ve bilimi  nasıl sevdiririz” konusudur.  Eğitime  katkıda okul ve derslik yaptırmak oldukça önemli, ama sadece bina  yaptırmaktan ibaret bir anlayış, eğitimde asıl varlığın insan merakı  olduğunu unutturmamalıdır. Bilim merkezlerini gezen, kendisine hediye  edilen mikroskop ve teleskopla bir sineğin kanadındaki harikalığı ve  gökyüzündeki muhteşem düzeni görebilen bir çocuğun merakının nasıl  uyarılacağını düşünebiliyor musunuz? Uyarılan bu merakın tam bir buluş tutkusuna dönüşeceğini herkes tahmin edebilir sanıyorum. Zaten çocuklarda fıtraten mevcut olan merak duygusunun yok edilmemesi, bilakis biraz da motivasyonla geliştirilmesi kim bilir bilim hayatımıza neler kazandıracaktır. Unutmayalım ki, “Merak ilmin hocasıdır.”

————————————————————————————————————————————-

Prof. Dr. Osman Çakmak kimdir?

Proje yürütücüsü olarak TÜBİTAK proje destekleri kazandı (1994, 2001, 2005, 2012, 2012 yılları, 5 adet)).  YÖK bursu ile  Oswego  State University of Newyork’ta  Misafir öğretim üyesi olarak araştırma çalışmalarında bulundu (2011).

Üniversitenin ilk kuruluş yıllarında  (1993)  Gaziosmanpaşa Üniversitesinde  görev alarak burada  fakülte bölüm ve  enstitü ve diğer  birimlerin   kuruluşunda ve   görev aldı. Kurucu  idari ve akademik  görevlerde  bulundu  [Fen Bilimleri Enstitü  Müdürlüğü, Dekan yardımcılığı, Bölüm  başkanlığı (9 yıl),  fakülte yönetim kurulu üyelikleri, bilimsel araştırma projeleri  (BAP) komisyonu üyeliği (6 yıl)].

Halen İstanbul Gelişim Üniversitesinde (Şubat 2016’dan itibaren) görevli olup, Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü olarak görev yapmaktadır. Kimya,   Biyokimya ve Gıda-Beslenme Kimyası dersleri yanında İş Sağlığı ve Güvenliğine (Hijyen ve Toksikoloji, Kimyasal Risk Etmenleri, Bilim Felsefesi ve Metodoloji, Gıda Güvenliği vd) dair dersleri vermektedir.

Bilimsel  araştırma alanında  çeşitli  ödül ve burslar kazandı [Bunlardan bazıları; Rektörlük ödülü (Atatürk üniversitesi), Türk Kimya Vakfı Bilim  Ödülü]. Prof. Osman Çakmak Mart 2009 tarihinden itibaren 2547 sayılı kanunun 40-B maddesi gereğince Yalova Üniversitesinde   görev yaptı (1 yıl). Burada kurucu  Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevini  yürüttü.  Mühendislik Fakültesi  ve diğer birimlerin kuruluşunda  görevlerde bulundu.  Üniversite  kurullarında (Yönetim Kurulu, Senato ve diğer kurullar)  görev yaptı.

Osman Çakmak  aromatik bileşiklerini çok yönlü işlevsel  hale getiren etkin reaksiyon metotları geliştirdi.  Üretilen moleküller hem temel kimyasal madde (Fine Chemicals) sentezinde  hem de doğal ve biyolojik aktif bileşiklerin iskelet-ana yapıları olan temel aromatik bileşiklerdir.  Üretilen  moleküller üzerine   biyolojik aktivite çalışmaları yapılmaktadır.  Osman Çakmak’ın, kinolin, antresen,  fenantren ve naftalin  bileşikleri  kimyasında ileri derecede uzmanlığı bulunmaktadır. Organik sentez dışında, organik yapı analizi, kromatografik ayırma  ve spektroskopik yapı teşhisi ve NMR spektroskopisi  üzerine ileri derecede uzmanlığı  bulunan  Prof. Çakmak  tıbbi bitkilerin ekstrelerinin  saflaştırılması, bitki ekstrelerinin  gıda koruyucu olarak kullanılması,  kozmetik ve biyodizel üretimi konularında  da araştırma  çalışmalarında bulunmaktadır.  Bu konularda  sanayi kuruluşlarına danışmanlıklar yapmıştır.  Bilimsel  çalışmaları  Organik Kimya alanında prestiji yüksek dergilerde  yayınlanmakta  olup, 70 kadar  (SCI)  özgün bilimsel makalesi neşredilmiştir.   Bilimsel çalışmalarına  uluslararası atıflar indeksine (SCI)  kayıtlı  dergiler  tarafından 700’e yakın atıfta bulunulmuştur.  Yurt dışı (30 adet) ve yurt içi (60 adet) sempozyumlara katılmıştır.   Yüksek Lisans (15 adet) ve doktora (4 adet) tez  danışmanlıkları  yanında yurt dışından gelen  araştırmacılara postdoktora   danışmanlığı yapmıştır.   Osman Çakmak’ın iki  patent  başvurusu  inceleme  (YTÜ patent ofisi) aşamasındadır. Ayrıca hazırlık aşamasında  bir patent başvurusu daha bulunmaktadır (İstanbul Gelişim Üniversitesi Teknoloji Transfer ofisi).

İki adet   ders kitabı  (Organik Kimya Laboratuvarı; Laboratuvar Teknikleri) yazarı  olan Osman  Çakmak, bilim yazarlığı yanında eğitim yazarlığı da yapmaktadır. Çeşitli popüler bilim-kültür dergilerinde  yüzlerce makalesi neşredilmiştir.  Popüler bilim  yazılarında bilimsel konuları toplumsal seviyeye  indirmenin başarılı örnekleri sunulmaktadır.  Eğitim yazarlığı da yapan Prof.  Çakmak,  eğitim yazılarında   eğitim-öğretim ve  üniversite-araştırma gerçeklerini ve  problemlerini ele almakta; çözüm yollarını gündeme taşımaktadır. Ayrıca ders kitaplarının milli müfredat temelinde oluşturulması amacı ile bilim adamları ve eğitimcilerle/öğretmenlerle birlikte çalışmalar yapmaktadır.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz