Nanoteknolojinin Vaadettiği Yeni Dünya

10 Temmuz 2017 Pazartesi, 10:01

Prof. Dr. Osman  Çakmak

Yüzyılların birikimi ve tecrübesi ile insanoğlunun eli atom dünyasının ölçüleri olan nanometre, yani metrenin milyarda birisi mesafeye ulaştı. Atomları tuğla gibi kullanarak sistemler kurma becerisine erişti. Bu teknoloji -biyoteknoloji gibi- “doğaya patent verilmesi” olayı bir bakıma. Bu yeni teknolojinin bir boyutu,  Allah’ın sanatını taklit ediyor olmamızdır. Nilüfer çiçeği hep bataklıkta olduğu halde bembeyaz. Dokusu yağmur damlalarına takla attırmak suretiyle kirden kurtuluyor. Bilim adamları ‘nanoteknoloji’yle nilüfer çiçeğinin bu mekanizmasını taklit etmeyi başarıyor.

Günümüzde kullanılan üretim teknikleri, moleküler anlamda kaba tekniklerdir. Döküm, taşlama, tornalama vs. atomların büyük kitleler halindeki hareketlerine dayanır. Yapı taşları olan atomlar tek tek alınıp istenildiği gibi, üstelik de ucuza mal olacak şekilde birleştirilebilir. Bu gelişme özellikle bilgisayar sektöründe önümüzdeki yıllarda kullanıldığında tümüyle daha temiz, daha dayanıklı, daha hafif ve daha hassas ürünlerin üretilmesi mümkün olacaktır. Nano makinaler aslında günlük hayatta kullanılan aletlerin ve sistemlerin çok küçük birer kopyaları olacaktır. Nanoteknolojik sistemlerin iki özelliği hayret uyandırıyor: Mikro montaj ve kendi kendine çoğalma. Bu şekilde moleküler boyutlarda ve hassasiyette robotlar üretilmesi söz konusu olabilecek.

Nanoteknolojide atomlar düzeyinde çalışıyor, atomlardan sistemler yapıyorsunuz. Nanoteknoloji atomlarla bir tür oynama sanatı. Nanoteknolojik malzemelerin gariplikleri “kuantum dünyasında” atomların “akıllı” ve “tahminlerin ötesinde” özellikler sergilemesine dayanır. Nanoteknolojinin en büyük özelliği, bu seviyeye inildiğinde malzemenin bir anda değişiklikler göstermesidir. Bir metrenin milyarda biri gibi küçük bir ölçekte materyaller, cihazlar ve sistemler kurduğumuzda malzeme artık iç yapısından kurtularak, tamamen bir yüzey haline gelmektedir. Atom boyutunda klasik fizik kanunları değil bir bakıma fizik ötesini temsil eden sınır tanımayan Kuantum özellikleri hakim olur.

Nanoteknoloji de sınır tanımıyor. Nanoteknoloji ile süper maddeler yapabilirsiniz. Örneğin dünyadaki tüm filmleri nanoteknoloji ile yapılacak CD’lere sığdırabilirsiniz. Bir küp kadar ama dünyadaki tüm bilgisayarların toplam gücüne eşit bilgisayarlar yapabilirsiniz. Çelikten daha hafif ama ondan yüzler kat daha dayanıklı ve hafif malzeme ürettirebilirsiniz. Ya da insan vücudunda istenen yere gidebilen mikroskobik boyutta robotlar tasarlayabilirsiniz.

Nano boyutlu ilaçlar, son derece daha aktif iyileştirme sağlıyor. Vücudu kesmeden, biçmeden istediğiniz noktaya girebiliyorsunuz. Derideki, mikron mertebesindeki gözeneklerden rahatça cihazınızı damarını içine sokup, gerekli operasyonları yapabilirsiniz. Nanoteknolojik malzemelerin diğer bir özelliği de kendi kendini monte edebilmesi, çoğalabilmesidir. Montajcı adı verilen, programlanabilir moleküler makinalar kullanılarak, başka moleküler makinalar yapılır. Montajcılar, tıpkı minik sanayi robotları gibi çalışıyor/çalışacak. Bunlar moleküler aletleri/takımları yardımıyla, kimyasal tepkimeleri yönlendirerek, adeta atom üzerine atom koyarak, karmaşık yapıları inşa edeceklerdir.

Evet tüm bunlar hayal değil. Zaten Alemlerin Rabbi  tabiatta bunların örneklerini sürekli gözümüzün önünde sergileyip duruyor.

Nanoteknolojinin geleceği

Kendi kendini monte edebilen tüketici ürünleri, şu andakinden milyarlarca kez daha hızlı bilgisayarlar, hastalıkları önleyen, yaşlanmayı yavaşlatan teknolojiler, kirlenmenin kendiliğinden temizlenmesini sağlayan malzemeler, seramik, plastik malzemelerde devrimlerle 15-20  yıl sonra yapılan tahminlere göre nanoteknoloji malzemelerin pazar büyüklüğü 300-400  milyar doları aşacak. Elektronikteki nanoteknolojik ürünlerin pazarı  ise 300 milyar doları aşacak.. Nanoteknoloji pazarı 2010-2015 arasında 1 trilyon dolarlık bir ciroya ulaştı.

Bilime DayalıTeknoloji Ürünleri Neden Önemli?

Etrafınızdaki tüm teknoloji ürünlerine bakın. 10 yıl önce bunların yarısı yoktu. Giderek akıllı hale gelen beyaz eşyalar, bilgisayarla buluşan telefon veya televizyonlar, müzik dinlediğiniz veya film izlediğiniz aparatlar. Günümüzde ucuz emek değil, beyin gücü ve eğitilmiş insan potansiyeli kalkınmanın anahtarı haline geldi.

Nanometre ölçeğinde, yâni atomaltı ve moleküler yapılar düzeyinde denetlenmesi yoluyla yeni malzeme, cihaz ve sistemlerin tasarlanmasını ve üretilmesini konu alan nanoteknoloji, yarının dünyasında iddia sahibi ülkeler geleceği şekillendirecek bu teknolojileri geliştirip ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme ve güç kazanma peşindeler.

ABD eski Başkanı Bill Clinton “Önümüzdeki yıllarda gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli farkı nanoteknoloji belirleyecek”demişti. Bilime değer veren ülkeler bu alana büyük yatırımlara başladı. Bilimin kalkınmadaki rolünü bilen ülkeler gibi Çin de nanoteknoloji alanına büyük bir yatırım yapıyor.  Çin 10 yıl içinde 1 milyon nanoteknoloji uzmanı yetiştirme amacını çoktan koydu. Geleceği şekillendireceğinden hiç şüphe duyulmayan nanoteknoloji böyle sessizce ilerlerken Türkiye yapması gerekeni yapıyor mu acaba? Ülkemizde nanoteknoloji alanında ciddi atılımlar  var mı? Bu yeni teknoloji trenini kaçırıyor muyuz? Çin nanoteknoloji için bir milyon kişiyi geleceğe hazırlarken  ülkemizde,  bilim adamı ve araştırmacı yetiştirme politikamız ne durumda?

Teknoloji trenini nanoteknoloji alanında bu defa kaçırmamak için yapmamız gerekenler  nelerdir? Ar-Ge ile kalkınma ve sanayi sonrası topluma geçiş hızı arasında doğru orantı bulunduğundan, firmalar genellikle doktoralı araştırmacı eleman çalıştırıyor.

Zengin Kaynakların Fakir Bekçisi Olmaktan Kurtulmanın Yolu

Türkiye  çoğu kere   zengin kaynakların fakir bekçisi durumuna düşürülmektedir.  Peki   anlamadığımız ya da farkına varmadığımız, es geçtiğimiz husus nedir?    Kendinizin ürettiği bilgi ve teknolojilerle   güçlü hale gelebiliyorsunuz.  Bir ülkenin ileri gitmesi için çalışmak yeterli olmamaktadır. Hatta çok çalışmak da yeterli değildir.  Zengin kaynaklara sahip olmak da bir önem arz etmemektedir.  Çünkü çok çalışıp hiç buluş yapmadan sadece buluş yapan ülkeleri zengin ederiz ama kendimiz asla zengin olamayız.  Bilim olmayınca bor  gibi doğal kaynaklarınızı işlemeyi bile  beceremeyiz.

Son zamanlarda bütçesi olağanüstü artan TÜBİTAK’a sözü getirmek istiyorum.  Zaman zaman   projelerde hakemlik görevleri yaparken dikkatimizi  çeken bir hususa getirmek istiyorum sözü. Gerek TÜBİTAK projelerinde ve gerekse üniversite BAP  proje değerlendirme ve seçiminde  Türkiye’nin  önceliklerini çalışacağınıza dair bağlayıcı  kıstaslar  göremiyorsunuz. Projeleri ülke önceliklerine  göre değerlendireceğinize dair kıstaslar yok.  Rastgele konularda yazılmış-hazırlanmış projelere destek veriliyor.   Kağıt üstünde, sözde kriterlerde “projenin ülke için  önemi-önceliği var mı” gibi sorular yer alabilir..  Ama  önemli olan bu kriterlerin  bağlayıcı  bir değerinin olmasıdır.  Hocalar,   sadece yayın yapmak ve terfi etmek için  proje   desteği  alıyorlar. Sonuçta ülke kalkınması ve gelişmesi için  dişe dokunur ve işe yarar bir katkı ortaya çıkmamaktadır.  Böylece  ülke kaynakları büyük ölçüde  heba olmaktadır.

Bilim Bakanlığının  Gerçek Misyonu

Hedef ve politika oluşturulduğu takdirde, kendi bilim adamlarımızın ve kendi kurumlarımızın   desteği ile büyük işler başarabileceğinin   örnekleri ortaya çıkmaktadır.  İsrail’den aldığımız insansız keşif uçağını kendimiz yapabiliyoruz. Hızlı tren projesi   kendi bilim adamlarımızın desteği ile sürmektedir.  Türkiye  yerli uydusunu yaptı.   Önemli projelerden birisi de elektrikli otomobil üretimine dair teşebbüs ve çalışmalar..   Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’ın milli uydu projesi ile bizzat ilgilenmesi sonucu bu vizyonun  mahsulü uydular uzaya gönderildi. Savunma sanayinde başarı üstüne başarı kaydediliyor.

Ama tüm bunlar bir bakıma mevzi gelişmeler oluyor. Bir bütün olarak, bütün üniversiteleri gelişmenin içine alacak çalışmalara  ihtiyaç var.  Konuyu önüne “Bilim” getirilerek,   adı  Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı haline gelen bakanlığın yeni statüsüne  getirmek istiyorum. Bu bakanlığın kurulması  ile, bilim ve  teknoloji dünyamızda yeni bir sayfa açılabilir diye umutlanmış, üniversitelerin hükümet içinde artık doğrudan bir  muhatap bulacağı düşüncesine kapılmıştık.

Bilime dayalı kalkınmayı başaran ülkelere baktığımızda  bu bakanlıkların daha ziyade  araştırma çalışmalarına  strateji ve hedef kazandırmak,   kısacası bilim politikaları oluşturmak olduğunu görürüz.

Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı  kurulduğundan bu yana    yapması gerekeni yaptı mı?  Cevabını vermeye gerek  yok sanırım.  Ülkemizin   bilim politikasının belirlenmemiş olmasının,  belirlenmiş olsa bile üniversiteleri,   hatta  hükümeti bile bağlamamasının  ülkeye maliyeti  büyük olmaktadır.    Hedef olmayınca koruma ve teşvik olmayınca  üniversite başıboşluk içinde  kalmakta;  rastgele konularda araştırma yapmak zorunda kalmaktadır.  Sanayici  de hangi sanayi dallarına yöneleceğini bilmemektedir.

Bilim – Araştırma Siyaseti

Ülke olarak bilim ve araştırma hedeflerinin belirleyerek,   ısrarla uygulanan bir bilim politikası oluşturarak  ve  bir araştırma –geliştirme siyasetinin ortaya koyarak  AR-GE’yi kazandırıcı hale getirebiliriz.  O halde yapmamız gerekenler  oldukça açık.   Başkalarının buluşlarını kopya etmekten vazgeçip kendi buluşlarımızı yapmak için  araştırmaya hedef ve strateji kazandırmak!..  Bunun için de öncelikli araştırma alanlarımızı belirleyeceğiz..  Açık ve bellidir ki “yayın yapmak, ve akademik terfi etmek” için araştırma yapmak üniversitelerin hedefi  olamaz.  Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değiller. Düşününki 200 kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanı taşıyorsunuz ve onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz. Bir ülkenin geleceği için bundan vahim daha ne olabilir?

Üretilen tez ve makaleleri incelediğinizde  Türkiye’de çok şeyleri üretecek bilgi ve araştırma  alt yapısını hemen farkedersiniz. Peki olmayan ne? Hedefsizlik.. Talepsizlik.. Bir kere bilim adamlarının sanayici- üretici-müteşebbis ile birlikte çalışacağı sistem ve   mekanizmalar kurmamışsınız.

Yetkililerimizin öncelikle şu gerçeği kavraması ihtiyacı var galiba.   Nereye gittiğini bilmeyen bir kaptan için hiçbir rüzgarın faydası yoktur.  Başarının temelinde planlama vardır.  Bilim ve teknoloji, araştırma politikası tüm diğer politikalarını temelini teşkil eder. Eğer bilim politikanız yoksa ne eğitim politikası, ne iktisadi politika nede dış politikası oluşturamazsınız. Bütün bunlar iç içe birbirine bağlıdır. Kalkınma için ileri teknoloji için neler araştırılacak, ne için araştırılacak? Kim ne yapıyorsa bu ülke için yapması lazım.

YÖK hala hocalara ders başına para vererek, onları bir lise öğretmeni seviyesinde gördüğünü belli ediyor. Halbuki şöyle azıcık kafamızı kaldırıp dünyanın bu işi nasıl yaptığına baksak bizim ne denli bir yanlışlığın içinde olduğumuzu görebiliriz.  Doktora-mastır yaptıran her araştırmacı hoca,  aldığı fonların bir kısmı ile öğrencilerini destekler.  O fonları almak için bir yarış meydana gelir. Böyle bir sistem kurarsanız hocaların hepsi de araştırma ile uğraşmak zorunda kalacaktır.  O zaman proje yapamayan araştırma ile uğraşmayan hoca öğrenci bulamayacaktır ve kendini üniversitede kalamayacaktır.  Böylece çalışanla çalışmayanın aynı olduğu üniversite anlayışı da yavaş yavaş son bulacaktır. Son yıllarda TÜBİTAK olsun Diğer projelerde (DPT, Santez  vd) araştırmacılara da burs imkanları sağlıyorlar. Bu destekler ülkemizde bu sisteme geçmek için bir  potansiyel ve alt yapının varlığını göstermektedir.

Tabi ki bu paraların dosya yayınlarına  sadece makale yapmaya gitmemesi için   devlet oturup araştırma hedeflerini ortaya koyacak. Bu durumda  hangi bilim dalının ne kadar para alacağını belirleyen devlet olacağı için “bilim dünyasına kendi stratejik ihtiyaçları ışığında yön verebilir.  O musluğu değil, ötekini açar, bakarsınız  ülkenin önceliği ve ihtiyacı olan   bilim dalı coşar, öteki yerinde sayar. Bunlar  görüldüğü gibi hep bir  seçim  ve  tercihten ibarettir.. Bu seçim de tabi ki amatörlerin yapacağı işler değildir. Baba bilim adamları ülkenin sanayi-kalkınma temsilcileri ile bir araya gelerek bilim-araştırma politikaları oluşturacaklar. İlgili tarafları bağlamayan ve gerçekçi olmayan bilim politikaları  kağıt üzerinde kalmaya mahkum olacaktır.   Tübitak’ın vizyon 2023 bilim önceliklerine bakıldığında, bu durumu görürsünüz.   Afaki bilim politikalarını kimse dikkate almamaktadır. Araştırmanın önce bölge insanına bu toprağın insanının işine yarayacak hale gelmesi getirilmesi önemlidir. Kurulan yeni üniversitelerin öncelikle ilgili bölgenin tarım ve hayvancılığın gelişmesi için   öncü olmaları için kafa yorulmalıdır.  “Herşey, herkes, her zaman”cılar bilim politikası, araştırma hedeflerinden habersizler bu gerçeklerin farkında olamazlar  elbette. Evet   kim ne yapıyorsa bu memleket için yapması lazım. Bilim evrenseldir ama hedefleri millidir.  Bilim politikasının temelinde   sizin ne yaptığınız değil, yaptığınız araştırma çalışmalarının ne işe yaradığı önemlidir fikri yatar. Uygulamaya dönüşmeyen bilginin araştırmanın ne önemi olabilir?

Üniversitelerde her şeyden önce yapması gereken şeyleri bir kere daha tekrarlayalım.  Ülkemizde bir türlü gerçekleştirilemeyen “üniversite reformu” çerçevesinde öncelikle ele alınması gereken konular şunlar olmalıdır:  Öncelikle ele alacağımız husus, araştırmaların topluma ve sanayiye faydalı olması için bilim ekolleri oluşturulmasıdır.   Öncelikle  dağınık araştırma faaliyetleri toplumun gerçek hedeflerine yöneltilecek  ve doktora ve yüksek lisans çalışmaları mutlaka oluşturulacak ‘bilim ve araştırma hedefleri’ platformuna çekilecektir..

Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyetin yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine ve bilgi üretmeye sevk etmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkeler, diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkum olacak ve bir varlık gösteremeyecektir.  Sadece nanoteknoloji alanında değil  her alanda kimliğimizle var olmak ve kendi problemlerini  yabancıya ihale eden değil, kendisi çözebilen güçlü Türkiye için yapmamız gerekenler bunlardır… Bilimin gücünü farketmek  ve kendi değerlerimizle, kendi bilim adamlarımızla kalkınmanın  yolunu bulmak ve bilimi ülkede her sahada hakim kılmaktır.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz