Osman Çakmak ile Üniversite Reformu Üzerine Söyleşi

08 Ağustos 2017 Salı, 11:17

Konu üniversite ve bilim problemleri olunca ülkemizde fikir beyan eden çok az insan bulunuyor. Prof. Dr. Osman Çakmak, eğitim ve bilim dünyamızın problemlerini ve çözüm yollarını gösteren açıklamalarını basında dile getiren nadir bilim adamlarından birisi.  Gerçek kalkınmanın ancak her sahada bilimi rehber ve iktidar konuma getirmekle mümkün olacağını her vesile ile vurguluyor. Bilime dayalı kalkınma ve buluşçu ekonomiye geçişin yollarını gündeme taşıyor.

Prof. Dr. Osman Çakmak aynı zamanda mesleğinde başarılı bir bilim adamı. Bilimsel makaleleri sahanın dünyada en prestijli  dergilerinde yayınlanıyor.  Aynı zamanda ülkemizin sayılı popüler bilim yazarlarından..

100 kadar uluslararası bilimsel eseri olan Osman Çakmak’ın bu çalışmalarına 700 ü aşkın atıfta bulunulmuş. Ama kendisi Türkiye’de üniversitelerin neredeyse tek misyonunun yabancı dilde yayın yapmaya indirgenmesinden ve üniversitelerin topluma hizmet etme görevi yokmuş gibi algılanmasından şikâyetçi.

Röportaj: Kemal Çiftçi

Bilim adamı için en önemli gösterge bilimsel yayın mıdır? Akademisyeni değerlendirirken başka hangi kriterler aranmalı?

Öğrenciye ne hizmet verdik? Bulunduğumuz şehre, bölgeye ne hizmet verdik? Sonra ülkeye ve dünyaya ne hizmet verdik? Dünya bilimine katkı önemli ama bence en sonra gelir. Çok açık ve bellidir ki yayın yapmak hedef ve gaye olamaz. O zaman yapılan bilimsel çalışma değil yayıncılık oyunu haline geliyor.  Malum oyunda kimsenin işine yarayan bir sonuç ortaya çıkmaz. Sonra yayın çıkarmak öyle zor bir şey değildir. Bir tezgâh kurarsın. Parametreleri değiştirip bir sürü yayın çıkarabilirsin. Mühim olan bu yayınlardan istifade ve bunun da somut olarak gösterilmesidir. Türkiye’de olan budur bir bakıma. Bu yüzden tezgah kurup kemiyet olarak yayın sayısını artıranlar öne çıkıyor ve asıl araştırmacı bilim adamları gölgede kalıyor.

Tüm bunlara mevcut YÖK sistemi mi sebep oluyor?

Bilimsel yayın bir paylaşmadır. Kişi hakikaten çok değerli çalışmalar yapar ve bunu paylaşır. Bu gaye haline gelirse işte o zaman oyun haline gelir.

Prof. Dr. Osman Çakmak

Mevcut üniversite sistemi halka hizmet sunmayı ve halkla bütünleşmeyi, halka önderlik etmeyi, teşvik etmeyi bırakın; sanki bir bakıma tam tersini yapıyor. Halktan sanki kopun mesajı veriliyor. Ülkemizde bir üniversitede danışmanlık yapıp para kazanacak olursanız başınız biraz daha derde girebilir. Hâlbuki dışarıda örneğin ABD’ de, Japonya’da Almanya’da birçok üniversitelerde, üniversite öğretim üyelerine diyor ki bir gün tatil yap. Piyasaya çıkın danışmanlık yapın diyor. Ve istediğiniz kadar da para kazanın. Benim için mühim olan bilgi birikiminizin topluma mal edilmesi. Sene sonunda öğretim üyelerinden rapor istiyor. Kaç tane firmaya/kuruma/okula danışmanlık yaptın diye? Onların isimleri nelerdir? Ne kadar çok firmaya danışmanlık vermişsen bu öğretim üyesinin değerini artırıyor. Demek ki piyasa bizim bilgi birikimimize önem vermiş ki bizi danışman olarak işe almış ben de değerli bir elemanım ki danışman olarak onlara hizmet veriyorum.

Medyamızın ve aydınlarımızın bu kadar bilim ve eğitim meselelerinin uzağında kalmasını nasıl yorumlamalıyız? Bilim üzerinde sömürü düzeninin devam ettiğine dair iddia ve çıkışlarınız var. “Sömüren eğitim düzeni”nin  son bulacağına dair gelişme görüyor musunuz?

Kalkınmanın temelinde üretime dayalı eğitim ve buluş, yenilik, inovasyon var. Bu gerçeği ne zaman ki  medyamız gündemine alır, TV kanallarımız bir mankenin/sporcunun hayatını önemsediği kadar bilim adamı ve araştırmacıları da önemser hale  gelirse bir topyekün uyanış başlayacaktır. Ama az da olsa memnuniyetle görüyorum ki her kesimde bu konulara dair çözüm arayışları var.

Günümüzde belirleyici gücün buluşçuluk, yenilik ve icat olduğu konusunda bu uyuma sürecinin sona erdiğine dair işaretler görüyorum. Bir çok gerçeği ve dönene dolapları  anlamada 15 Temmuz bir milat oldu bir bakıma. Referandum da bir miladın başlangıcı olabilir demiştim.   Uyutucu faktörler bir bir deşifre oluyor. Artık engeller kalkacağına göre, kapsamlı bir anayasa değişikliğinin önü açıldı. Halka hizmeti yasaklayan YÖK yasası ve tuhaf seçim ve siyasî partiler yasasından tutun da tüm dayatmalara son verecek bir Anayasa değişikliği ile kurumlarımızın hukuki ve demokratik bir kimliğe kavuşacağı günler yaklaşmaktadır.

Bu konuda kanun çalışmalarının yapıldığını duyuyor ve seviniyoruz. Kapsamlı bir “Bilim Kanunu” nun hayata geçirilmesi ile bilim kurumları gerçekçi bir şekilde yeniden yapılanacak. YÖK sistemi kaldırılacak ve beklediğimiz ve özlediğimiz üniversite reformu gerçekleşecek.  Buna inanıyorum.

Gerçek üniversite reformuna giden yolların açılması çok önemli bir ihtiyaç. Geçmişe bakarsak bu konuda önemli süreçler geçirdik. Sizce ciddi bir mesafe alındı mı?

Hükümet, 2003 yılından bu yana YÖK Kanunu’nu değiştirmek için birçok teşebbüste bulundu.. 2003 yılında ben de Milli Eğitim Bakanlığı’nın YÖK yasa taslağı oluşturma komisyonlarında görev almıştım. Aynı şekilde Eğitimciler Birliği Sendikası (Eğitim Bir Sen) Genel Başkanlığı’nın oluşturduğu YÖK yasa taslağı hazırlama komisyonlarında da bulunmuştum ve tüm bu çalışmalarda üniversite reformunun hayata geçirilmesi yönünde belli çabalara şahit oldum.. Ancak o zamanlar demek ki daha mevsimi ve zamanı gelmemişti.

Mademki yakın gelecekte bilim kurumlarımızda ve üniversitelerde ciddi reformlar ve değişimler olacak. Beklediğimiz bu. O zaman biz şimdiden konuyu tekrar gündeme getirelim.  Üniversitelerde neler yanlış gidiyor? Hangi reformların yapılması gerekir.  Üniversite dışından birisi olarak soruyorum.  Üniversitenin hangi sorunları var?

Meselenin içinde olanlar bilir ki üniversitelerde bilim, eğitim ve araştırmaların kalite ve keyfiyetleri ile ilgilenilmemektedir. Daha çok şekli şeyler öne çıkmaktadır. Mesela on yıl boyunca doğru dürüst bir eser sunmayan, bir ürüne imza atmayan bir akademisyen rahatlıkla öğretim üyeliği mesleğini sürdürebilmektedir. Ciddi akademik başarı ve yayınları olmayan birisi, bölüm ya da anabilim dalı başkanı, dekan, hatta rektör bile olabiliyor. Üniversiteye adımını bir kere atan ciddi bir eser ortaya koymasa da profesörlüğe kadar gidebiliyor. Dahası, şimdiki idari yapılanma sayesinde bilimsel araştırma ve akademisyenlikle alakası olmayanlar da kolaylıkla üniversiteye adım atabilmektedir. Tabii ki yükselmeler de aynı şekilde sürmektedir.

Mesela liyakati olmadığı halde insanlar YÖK’te, TÜBİTAK’ta çok önemli görevlere gelebiliyor, TÜBA üyesi olabiliyorlar, rektör seçilebiliyor. Çünkü 12 Eylül Anayasasının YÖK sistemi liyakatsizliği öne çıkarmak ve bilimi toplumdan koparmak için oluşturulmuştur.  Son zamanlarda KHK ile rektörlük seçimlerinin kaldırılması sonucu liyakatli adayların rektör seçildiğini görmeye başladık. Çünkü seçim sisteminde bir menfaat grubu (makamlar bir rant olarak görülüyordu) oluşturulup öyle seçime gidiliyordu.

YÖK sisteminin kolay doktora, kolay doçentlik, kolay ve sulandırılmış profesörlük kriterleri yüzünden bilimsel vasfa ve kapasiteye haiz olmayan insanlar kolaylıkla üniversitelerde görevlerini sürdürebilmektedir. İlginçtir ki doçentlik sözlü sınavında, bilimsel sahanın ileri konuları ve literatür araştırmaları gibi konular yer alması gerekirken lisans seviyesindeki konular öne çıkmaktadır ve bu sebeple doçentlik sınav sistemi dejenere olmuştur. Post doktora denilen doktora sonrası dönemde özgün çalışma yapmayanlar, hatta sahasının literatürüne hâkim olmayanlar bile doçent olabilmektedir.

Konunun tekrar YÖK sistemi boyutuna gelelim. YÖK sisteminde üniversiteler kanunu, üniversitelerin topluma hizmetini destekleyici değil, köstekleyici yapıda. Bunu demek istiyorsunuz sanırım. 

Şöyle bir bakalım isterseniz. Bugün ülkede sanayi hangi tür araştırmalar yapmalıdır? Bu konuda bir öncelik sıralaması var mı?? Hayır. Üniversitelerimiz ne tür yatırımlar yapmalıdır? Hangi tür konularda doktoralı bilim adamları yetiştirmeliyiz? Nerelere yönlenmeliyiz? Ülkemizin ulusal kaynaklarını bilim ve teknoloji açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Sanayiyi nasıl motive etmeliyiz?

Bu sorulara olumlu cevaplar veremiyoruz. Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil. Düşünün ki 200 kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanı taşıyorsunuz ve onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz. Bir ülkenin geleceği için bundan vahim daha ne olabilir?

Mevcut sistem topluma hizmeti adeta yasaklıyor. Örneğin firmalara sanayiye danışmanlık yapmanın önünde ciddi kısıtlamalar var. Üniversitelerde üretilen bilginin geniş halk kitlelerine yayılması için Türkçe yayınlar yerine yabancı dilde yayın özendiriliyor. Akademik terfilerde halka hizmete yönelik çalışmalara hiç dikkate alınmıyor diyebiliriz. Varsa yoksa yabancı yayın. Acaba yabancı dergilerde yayın sayısı artınca Türkiye gelişecek mi? Bu düşünülmüyor. Proje seçiminde olsun akademik terfilerde olsun değerlendirme kriterlerine bakınca gerek TÜBİTAK olsun ve gerekse de YÖK olsun, yayın ve makale yapılınca (özellikle uluslararası atıf dizinine –SCI- giren dergilerde) her şey halloluyor havası veriliyor. SCI yayın sayısı artınca acaba Türkiye gelişecek mi? İşte bu soruyu kimse sormuyor. Gelişmiş ülkeler gelişmişlik düzeyini SCI yayını ile değil yüksek teknoloji ürünlerinin satış rakamları ile ölçüyor. Bu ülkeler işe yararlı bir buluş yaptıklarında onu kesinlikle yayınlamıyor. Sonuç çıkarmadan, onu uygulamaya dönüştürmeden, daha gelişmişini bulmadan dışarıya duyurmuyorlar. Kendisi daha üst bir teknolojiye geçince de patent olarak yüklü para ile dışarıya satıyorlar

Başka ülkelerde durum nasıl?

Üniversiteler, toplumların sosyal değişim ve gelişim-kalkınma süreçlerinde ve yeni kültürel değerlerin benimsenmesinde de kilit rol oynamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında birer avuç pirince talim eden Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong’u bugün birer ekonomik güç haline getiren de yeniliğe ve keşfe dayanan ekonomi ve sanayileri olmuştu. İsveç’ geçen yüzyılın başında buzlarla kaplı olduğu halde Avrupa’nın Japonya’sı haline getiren şeyin esasta 49 adet icat olduğunu bir doktora çalışması ortaya çıkardı

Araştırma yapmanın ve topluma/öğrenciye hizmetin önündeki en önemli engellerden birisinin üniversitelerde ders ücretli eğitim sistemi olduğunu sürekli vurguluyorsunuz.  

1980 den sonra YÖK yasası ile birlikte ders ücretli eğitim sistemi eğitimi ticarete dönüştürmüş gibi. Gündüzü ile gecesi (2. eğitim) dersliklere kapatıyor hocayı bu sistem. Ancak ders ücretleri sistemi üniversitelere girince üniversiteler lisenin uzantısı şeklinde bir eğitim sürecine girdi adeta. Daha doğru bir ifade ile hazırlık dershanelerine dönüşmeye başladı. Öğretim elamanları bir dersten öbürüne girmekten araştırmaya ve üretmeye vakit bulamamaktadır.

Diğer ülkelerde üniversitelerde, araştırma bir profesörün zamanının yüzde 80- yüzde 90’ını alır ve bir profesör her dönemde genelde bir tane, haftada üç saatlik ders verir. Bizde olduğu gibi haftada 20–30 saat ders vermek hemen hiçbir ülkede görülmeyen bir olaydır.

Daha çok ders verince daha çok para kazanılmakta araştırma yapmanın, topluma hizmet etmenin bir getirisi bulunmamaktadır bu sistemde. Türkiye’de 1970’lerde oluşmaya başlayan araştırma geleneği YÖK’ün kuruluşundan sonra iyice zayıflamasının bir nedeni budur. YÖK kurulduktan sonra birçok seçkin öğretim elamanı başka ülkelere gitmek zorunda kaldılar. Artık üniversitelerde araştırma ortamı zayıflayınca hocalar bir ders makinesi haline geldi.

Peki bir akademisyen vaktinin ne kadarını araştırmaya ayırmalıdır?

Günde asgari 8–10 saat araştırmayla uğraşmayan bir bilim adamının ciddi bir üretim ortaya çıkarması zordur. Kendini araştırmaya vermeyen kişi faydalı bir şey ortaya çıkaramamaktadır. Kaldı ki bir dersten öbürüne giren hocaların aktif ve verimli ders metotlarını uygulaması ve eğitim ve öğretim olarak da öğrenciye faydalı olması da mümkün değildir.

Üniversite reformu deyince öncelikle ele alacağımız konulardan birisi bilimsel üretimi bir kenara bıraktıran, üstelik eğitimi bir ticarete dönüştüren ‘ek ders ücretli eğitim’ yerine nasıl bir sistem kuracağımızdır.

Sanayici neden AR-Ge için, hatta küçük bir sistemin geliştirilmesinde dahi üniversitelere müracaat etmiyor? Üniversitelerimizi ciddi bir problem çözme yeri olarak görmediği için de çoğu zaman yurt dışındaki üniversitelere veya araştırma merkezlerine başvurmak zorunda kalıyor?

Üniversitelerdeki bilimin halkın hizmetine sunulamamasının bir nedeni AR- GE çalışmalarının ciddi bir mali finans gerektirmesidir. Sanayicinin bu finansa gücü yetmemektedir. Mevcut şartlarda ölüm kalım savaşı veren sanayicinin AR-GE’ye ayrıca para ayırması nasıl mümkün olabilir? Sanayi-üniversite işbirliğinin basit teknolojiler alanında dahi olsa kurulamamasının ikinci bir sebebi ise, maliyetlerdeki olağanüstü yüksekliktir. Ülkemizde fiyat mekanizmaları serbest piyasa şartlarına göre işlememektedir. Gümrükler, vergi politikaları, taban alım fiyatları, sanayicimizin dünya ülkeleri ile rekabet edebilmesi gerçekleri göz önüne alınarak belirlenememektedir. Petrol, elektrik fiyatları, iletişim ve vergilerin olağanüstü yüksekliği yanında bürokrasinin aşırı karmaşıklığı maliyetleri yükseltmektedir.

Rekabet etme ortamı ve desteği olmayınca, sanayici böyle bir ortamda araştırma-geliştirmeye (AR-GE) niçin yatırım yapsın? Niçin üniversite ile işbirliğine girsin? Patent alıp acentelik yapmak daha kolay gelecektir öyle değil mi? 

Bilgi ve teknolojinin yurt dışından ülkemize transfer üzerine dayanan endüstrimiz bile pek çok kısıtlayıcı hüküm (ihracat kısıtlaması, hammadde, yarı mamul temininde kaynağa bağımlılık vs) altında bulunmaktadır. Bu yüzden de taklit ve kopyacı teknolojiler üreten Türk sanayi ürünlerinin bu halinde bile mamul pazarlarındaki rekabet gücü düşmektedir.

Transfer anlaşmalarındaki kısıtlayıcı ve bağlayıcı hükümlerin doğurduğu kalite düşüklüğü ve maliyet yüksekliği gibi nedenlerle yeterli pazar hacmine ulaşmayan sanayide sermaye birikimi de yetersiz kalmakta, müteşebbislik ruhu engellenmekte, yatırım yapma isteği azalmakta ve dolayısıyla ekonomik büyüme yavaşlamaktadır. Bu ise bilgi ve teknoloji üretimini sınırlamakta hatta frenlemektedir. Böylece bu kısır döngü devam etmektedir

Ülkemizde büyük holdingler teknolojilerini dışardan patent, lisans, know-how ve mühendislik anlaşmaları ile sağlamaktadırlar. Zaten bunların birçoğunun çok uluslu şirketlerde ortaklıkları vardır. Bundan dolayı AR-GE çalışmalarına pek ihtiyaç duyulmamakta, firma içindeki AR-GE birimlerini araştırma yapmaktan çok bağlı bulundukları bölümlere hazır ve ithal teknolojik hizmet vermekte yani taklitte kullanmaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli firmaların ise AR-GE birimleri dahi bulunmamaktadır.

Ülkemiz, kendi içindeki ve dünyadaki bilimsel araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak vakit geçirmeden ortaya koyması gerekir. Bu da yetmemektedir. Alınan tedbirlerle araştırma kurumları bu hedefler doğrultusunda araştırma yapmaya zorunlu tutulacak. Bunun için gerekli tedbirler alınacak.

Ürünlerin, fikirlerin ışık hızında geliştiği bir dünyada iş bulmak ve bu işi muhafaza etmek çok güçleşmektedir. Günümüzde edinilen bilgilerin yarısı, yedi sene gibi bir sürede geçersiz hale gelmektedir. Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyetin yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine sevk etmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkelerin diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkûm olacağı ve bir varlık gösteremeyeceği ortadadır.


Zaman, zaman yayınlanan güncel raporlara baktığımızda ülkemizin patent fakiri olduğu dikkatimize sunulur.  Bunu nasıl yorumluyorsunuz? 

Gelişen ülkelere bakarsanız; her ülke ancak kendi buluşuyla büyük gelirler sağlayabilmektedir. Kopyacılıkla yüksek gelir sağlayan ülke göremiyoruz. Sürekli olarak kopyacılıkla neden ileri gidilememektedir? Patent satın almak patent üretmekle aynı şey değildir. Sadece yeni buluşlar yüzünden eskimiş, önemi ya kaybolmuş ya da azalmış patentler satılmaktadır. Patenti size sattıktan sonra siz buna göre mal üretmeye başladığınızda görürsünüz ki onlar yeni ürünleri piyasaya çıkarırlar, siz bu durumda ürünlerinizi ucuz satmaya mecbur kalırsınız. Yeni çıkan patenti aldığınız anda bilin ki buluşçu ülke bir yenisini devreye sokacaktır. Yüksek gelirler ancak benzeri başka yerde olmayan ürünlerle olmaktadır. Önemli olan onları bizim büyük sanayicilerimizin (hemen hep büyük firmalar dışarının acente olmaktan lisans ve patent satın alma döneminden kurtulması lazım. Örneğin ilaç üretimi adına yapılanlar burada paketlemekten ibaret kalıyor. Yani sanayimiz montaj üzerine.  Gıda sanayiinde durum böyle. Gıdanın da ambalajını yapıyoruz ancak

Mühendislerimiz ve temel bilimler alalında eğitim almış insanlarımız neden iş bulamıyorlar? Hatta en yetkin olanları yurt dışına gitmek zorunda kalıyor. Neden?

Günümüzde asıl zenginlik ve gerçek değer, yeraltı ve üstü zenginlik kaynakları değil; eğitilmiş beyin ve araştırmadır. Güç bilimin eline geçmiştir. Japonya’yı ele alalım. Japonya gücünü yeraltı ve yer üstü zenginlikten değil, bilimin gücünden almaktadır. Birçok petrol zengini Arap ülkesini kimse gelişmiş ülke kategorisinde değerlendirmiyor.

Bilgi kuvvettir. Ancak diğer ülkelerin sahip olamadığı bilgi ve teknolojilere sahip olunduğu takdirde güçlü hale gelebiliriz. Bir ülkenin ileri gitmesi için çalışmak yeterli olmamaktadır. Hatta çok çalışmak da yeterli değildir. Çünkü çok çalışıp hiç buluş yapmadan sadece buluş yapan ülkeleri zengin ederiz ama kendimiz asla zengin olamayız.

O halde yapmamız gerekenin cevabı oldukça açık. Başkalarının buluşlarını kopya etmekten vazgeçip kendi buluşlarımızı yapmak. Patent satın alarak, kopyalayarak hiç bir ülkenin ileri gittiği görülmemiştir.

Üniversite toplumdan kopuk olunca yani bilim toplum için üretilmeyince her sahada kopyacılık hâkim hale geliyor.  Örneğin tekstilde olduğu gibi mobilya sanayiinde de taklitle ayakta kalmaya çalışıyoruz. Sürekli İtalyan mobilyalarını taklit ediyoruz. Taklitçilikten tarım da payını alıyor: Birkaç cins tohum ıslahından başka tarımda ve gıda sanayiinde ARGE’ye dayalı üretim yok.  İlaç sanayi inde lisans altında kopyalamaktan başka çok bir şey yok.

Tekrar üniversite meselesine dönersek; toplumun hizmetinde bir üniversite için üniversite reformları çerçevesinde öncelikle ele alınması gereken konular nelerdir? 

Eğer üniversitenin topluma faydalı hale getirilmesini istiyorsak (ki üniversiteler bunun için vardır) yeni üniversite reformu çerçevesinde Türkiye’deki danışmanlığı zorlaştırıcı ve şüpheci yaklaşım terk edilmelidir. Üniversite öğretim üyelerinin özel firmalarda serbestçe danışmanlık yapması teşvik edilmeli ve karşılığında alınan ücretten hesap sorulmamalıdır. Bu uygulama, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, endüstri-üniversite işbirliğinin önünü açar ve topluma ve üniversiteye dinamizm getirir. Sadece üniversitelere değil, öğretim üyelerine de en geniş anlamda “özerklik” verilmeli ve onlara güvenilmelidir. Öğretim üyesinin yıllık performans kriter ve puanlama sistemi getirilmelidir. Çünkü o yılki maaş artışları için bir temel oluşturur bu. Bu öğrenci değerlendirmeleri de öğretim üyesinin o yılki performansının parçası olmalıdır.. Bu değerlendirmeler, hocaların eksikliklerini görme ve kendilerini geliştirme için bir yol gösterici olacaktır. Bu performans her ders için dönem sonunda öğrencilerin hocaları ve dersi değerlendirmeleri dışarıda olduğu gibi bizde de standart uygulama haline getirilmelidir. Piyasaya verilen hizmet yanında Öğrenci değerlendirmeleri maaş artımında ve doçentlik ve profesörlüğe yükselişte önemli kriter haline getirilmeli..
Yakın bir gelecekte üniversite reformu yine gündemde olacak. Ümit ediyoruz ki bu defa refom teşebbüsü başarılı olur. Yeni bir üniversite reformu teşebbüsünde, öncekiler gibi hayal kırıklığı yaşanmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Bunun için de öncelikle problem çözme tavır ve yaklaşımlarımızı gözden geçirmeliyiz. Konuyu bilimsel platformlara taşımak ve önce neyi çözeceğimizi bilmeliyiz. Problemleri “belirli, tekil ve yalın” hale getirmeliyiz yani. Sonra kanun çıkarmak ancak çözümün kendisi değil olsa, olsa bir parçası olacağının farkında olmalıyız.

Konular bir proje olarak ele alınmalı, zamana yayılmalı; yıllara göre kimin ne zaman ne yapacağı kimin hangi rolü üstleneceği belirlenmelidir. Sonra, üniversite reformunu ortaöğretimden ayrı düşünmemek gerekiyor. Bunlar da yetmez. İlgili tarafların ikna edilmesi ve çözüm için bir ciddi isteğin ve anlaşmanın oluşturulması önemli. Ön yargılı bir yaklaşıma sahip bir toplum olduğumuzu unutmayalım. Bunun için kamuoyunun özellikle basının ikna edilmesi belki her şeyden daha önemli bu süreçte.

Böyle bir süreçte reform konusunda örnek alacağımız ülkeler var mı? 

Elbette. Örneğin Kore. 1999’da Kore Eğitim Bakanlığı, 21. yüzyıl için ihtiyaç duyulan dünya çapında araştırmacı bilim adamlarını yetiştirmek gayesiyle “Beyin Kore 21” adlı bir yüksek öğretim reformu projesini başlattı. Bu proje, yeni yüzyılda zorlukları aşabilecek ve aynı zamanda başarılı insanlar yetiştirecek genel yüksek öğretim sistemini yeniden yapılandırmaya başladı. Reform programının temel gayesi orijinal fikir ve teknolojilerin üretildiği bir platform görevini ifa edecek dünya çapında araştırma üniversiteleri tesis etmekti. Aynı yıl, Kore hükümeti yerel ekonominin taleplerini karşılayan mahallî üniversiteleri desteklemeyi amaçlayan 7 yıllık bir projeyi de başlattı.

2001 yılına gelindiğinde ise, Eğitim Bakanlığı, “Eğitim ve İnsan Kaynakları Geliştirme Bakanlığı” olarak yeniden yapılandırıldı. Eğitim Bakanı’nın statüsü eğitim ve insan kaynakları gelişimi ile ilgili politikaların şekillendirilmesi ve eşgüdümünden sorumlu başbakan yardımcılığına yükseltildi. Yeni bakanlık, öğrencilerin küresel girişimci, tekniker ve araştırmacı topluma katılmaya daha iyi hazırlayarak bilgi-tabanlı ekonominin zorluklarını karşılama gayesiyle tesis edilmiştir.

G.Kore üniversite reformunu başardı. Sıra bizde, diyoruz.  O halde özetlememiz gerekirse  nedir odaklanmamız gereken üniversitelerin asıl problemleri? 

Asıl mesele, yüksek öğretim kurumlarının açık bir vizyon ve misyonu olmayışı, ve dünyadaki genel gidişattan kopuk olmasıdır. Üniversitelerin en büyük eksikliği misyon yokluğudur. Türkiye’de akademik unvanların veriliş kriterleri de vizyon ve misyonsuzluğu ve birimlerdeki başına buyrukluğu teşvik edici mahiyettedir. Unvan verilmesinde öğretim üyesinin bölümüne, kurumuna, yöresine ve tüm ülkeye verdiği hizmet, yetiştirdiği insanlar, kurduğu oluşturduğu alt yapı ve bilim ekolü gibi gerçek bilimsel kriterler göz ardı edilip münferit yayınlar esas alınmakta ve böylelikle öğretim üyelerinin birimlerinden ve çevresinden kopukluğu pekiştirilmektedir.

Sohbetin başında hangi sorularla işe başlamamız gerektiğini belirtmiştik.  Onları tekrar edelim. Bugün ülkede sanayi hangi tür araştırmalar yapmalıdır?   Hangi tür araştırmalara yönlenmelidir? Üniversitelerimiz ne tür yatırımlar yapmalıdır? Hangi tür konularda doktoralı bilim adamları yetiştirmeliyiz? Nerelere yönlenmeliyiz? Ülkemizin ulusal kaynaklarını bilim ve teknoloji açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Sanayiyi nasıl motive etmeliyiz?

Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil. Düşününki şu  kadar üniversite  var ve on binlerce öğretim elemanı var. Ama siz  onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz.

Üniversitelerdeki potansiyeli halka taşıyacak mekanizmalar kurmazsanız bu potansiyel olduğu yerde kalır. Türkiye’ninproblemi bu.  Üniversitelerde güzel çalışmalar yapan değerli bilim adamları var aslında. Talebin oluşturulmadığı, gerçek anlamda serbest düşüncenin ve sorgulamanın bulunmadığı şu ortamda üniversitelerin Nobel ödüllü insanlarla dolu olması bile bir şeyi değiştirmez.

Son olarak hangi mesajı vermek istersiniz?

Tekrarlamak gerekirse, üniversitelerin asıl problemi, Türkiye’nin içinde ve dünyadaki bilim ve araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak seçmesi, bu seçimde Türkiye’nin hayrına kafa yoracak, çalışacak yetenekli ve haysiyetli kimselerin görev almasını sağlayacak kalite ve liyakat kriterlerinin uygulanacağı bir sistemin kurulmasıdır. Bu hedefler doğrultusunda üniversitelerimizde gerçek üretkenliğe ve buluşlara yol açacak araştırma ortam ve teçhizatını, kütüphanelerini, dış dünya ile iletişim ve bilgi alışverişin artıracak iç ve dış yayınların (yayın için yayın olmamak kaydıyla) geliştirilmesine ağırlık verecek reformların ele alınmasıdır.

Günümüz dünyası artık ikiye ayrılmış görünüyor. Birincisi, icat ve yenilik yoluyla üretenler. Bunlar aynı zamanda bu şuura varamamış toplumların kaderlerine hükmetmekte ve onların sırtından geçinmektedir. İkincisi buluşların estirdiği rüzgârlara kapılıp oradan oraya sürüklenen, tüketen ve kopyalayan ülkeler. Bunlar aynı zamanda günümüz dünyasının “yeni kölelerini” oluşturmaktadır.

Sonuç olarak endüstride, ziraatta, hizmetler sektöründe, kamu yönetiminde, siyasette, kısaca her sahada sorgulama esaslı, icada dayalı “millî” bir eğitim ortamı ve anlayışı oluşturmak zorundayız. Bu kolay değildir ama başka çıkar yol da görünmüyor. Ülkemizde bilimi aksesuar olmaktan kurtarıp, insanımızın gelişimine ve hizmetine sunmanın yolu budur.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz