Eğitimde Planlama, Muhteva ve Metot Sorunu  Üzerine

24 Ağustos 2017 Perşembe, 10:41

 Prof. Dr. Osman Çakmak ile Söyleşi

Eğitim sisteminin temelinde yatan problemler nelerdir? İnsanların yeteneklerine göre mesleğe yönlendirilmeleri ve istihdamın önündeki engellerin aşılması için neler yapılmalı? Muhteva ve zihniyetle ilgili kronikleşmiş meseleler nasıl aşılabilir?

Söyleşi: Kemal Çiftçi

Ülkemizin  üniversite önünde yığılmayla sonuçlanan zorunlu lise eğitimine ne kadar ihtiyacı var? Bu ülke insanının asıl ihtiyacı sanat ve mesleki eğitimi değil mi? Meslek eğitimin önünü açmak için neler yapılabilir? 

Prof. Dr. Osman Çakmak

Eğer ülkemiz insanlarının hepsini de üniversite mezunu yapmak gibi bir politikamız olsaydı lise eğitimini zorunlu yapmanın bir anlamı olabilirdi. Diğer okulları bir yana bırakalım da, ülkemizin en gözde okulları olması gereken Fen Liselerine bakalım. İlköğretim döneminde sınavını kazanmak için öğrencinin üç senesini (şimdi dört senesini) harcadığı Fen liseleri ve Anadolu liselerinde beyin gücümüzü yapacak ve geleceğimizi şekillendirecek bilim adamı ve araştırmacıların yetiştirildiğini söyleyebilir miyiz?  Bugünkü şekliyle fen liseleri ileri düzeyde üniversiteye hazırlık dershanesi gibi çalışıyor. Öyle değil mi?

Öğrenciler, bu liselerinde ileri fen ve teknoloji dersleri ve uygulamaları değil, fen dallarında hazırlanmış en az 3- 5 takım test külliyatını bitirmeye odaklanmış vaziyetteler. Amaç ise sınavda çıkması muhtemel tüm konuları derinlemesine öğrenmek değil sınavda çıkması muhtemel soruları ezberlemek.

Tabii ki böyle olunca müfredatta yer alan çoğu dersler aksıyor, örneğin laboratuvar ve uygulama, sanat-spor, gezi -gözlem, kültür dersleri göz ardı ediliyor. Fen lisesinde öğrenci belki de çoğu kere tek bir deney yapmadan mezun oluyor. Öncelikle çözülmesi ve odaklanılması gereken nokta burası.

Meslek liselerinde eğitimin uygulamalı hale gelmesi ve günün şartlarına göre düzenlenmesi için birinci adımda neler yapılabilir? 

Mesleki eğitime muhteva kazandırmanın en önemli bir adımı ve yolu, Milli Eğitim Bakanlığının bu okullar üzerindeki tekelini bırakmasıdır. Meslek okullarının müfredat ve eğitiminin yönlendirilmesi, meslek ve iş dünyasına verilirse, o zaman her meslek kuruluşu ülke ve piyasa gerçeklerine göre bu okulları yönlendirmeye başlayacaktır; uygulama ve tecrübe ağırlıklı eğitim o zaman kendini gösterecektir. Bunda hiç şüpheniz olmasın.  Daha önemlisi ihtiyaçlara göre planlama devri başlayacaktır. Eğitimde planlama diye bir kavram ile tanışmış olacağız. İhtiyaca göre kontenjanlar belirlenince de mezunlar işsiz kalmayacaktır.  Okullar böylece gözde hale gelecektir.

İş ve meslek dünyasından her kurum kendi müfredatını oluşturarak okul açabilmeli, devlet ise sadece organize rolü üstlenmeli ve vatandaşına güvenmelidir. Milli Eğitimin yükünü azaltan bu tür arayışlar desteklenmelidir.

Sonuç olarak, Milli Eğitim Bakanlığının yapacağı en büyük bir değişim, kendi tekelindeki meslek okullarının müfredat oluşturma yetkisini bırakması ve ilgili meslek kuruluşlarına devretmesi yada ortak etmesidir. Bugün üniversitelerin toplumdan kopuk ve kendi içinde kapalı halde kalmasının en büyük bir nedeni, meslek ve iş dünyasının ileri gelenlerinin üniversitede etkiye ve yetkiye sahip olmamasıdır.

Bir ülke evladı düşünün ki, 12 yıl okuyor ardından 4 yıl üniversite daha okuyor, yani hayatının 16 yılını eğitime ayırıyor. 16 yıl boyunca aile bunca masrafa giriyor. Haftanın 5 günü okula gidiyor, yazıyor ve çiziyor.   Bu 16 yılın sonunda bu kişi, mesleğini doğru dürüst öğrenemiyor. Mezun olunca da iş bulamıyorsa eğitimde sorgulanması gereken nokta asıl nokta burasıdır. İhtiyacımız olan şey eğitimin uygulama ile tanışması ve mutlaka kontenjanların ülke ihtiyacına göre belirlenmesidir.

Herhalde yaptığımız bir yanlışlık Lise eğitimini üniversiteden bağımsız olarak ele almamız Evet böyle olunca   resmin bütününü göremiyoruz.. Liselerde yapılacak eğitim reformunu yüksek öğretimle birlikte düşünmek gerekir. Üniversite hocası olarak görmediğimiz nokta neresi sizce?

Bir üniversite hocası olarak gördüğüm kadarı ile üniversitelerde eğitimi yozlaştıran unsurların başında ders ücretli eğitim sistemi ile tek vize ve tek finalden ibaret sınav sistemi gelmektedir. Üniversitelerde de sınav için eğitim yapılır hale gelmiş ve yozlaşmış bir eğitim yapısı var. Bu yüzden öğrenci bilgiyi hazmetmeden-mesleğini öğrenemeden mezun olmaktadır. Ders ücreti cazibesi ile haftada 30 saat, hatta 40 saat ders veren üniversite hocası, gecesi ve gündüzü ile dersliklere kapanmaktadır. Bu yapı üniversitelerin bir nevi liseleşmesi anlamına geliyor. YÖK’ün öncelikle üniversitelerin eğitimini ıslah etmesi gerekir. Eğer üniversite eğitimi ciddi ve sağlam hale gelirse kontenjanlar ülke ihtiyaçlarına göre planlanırsa üniversiteler şimdi olduğu gibi diploma fabrikası olmaktan kurtulur. Oraya güçlü öğrenciler kendinde okuma gücü ve yeterliliği gören öğrenciler gider.  Böylece istediğimiz mesleki eğitime yönelme o takdirde kendini gösterir.

Konu ile çok bağlantılı olmayabilir ama şu soruyu da sormadan edemeyeceğim. Acaba kurumlarımıza derin güçlerin hâkim olmasını ve uzun yıllar boyunca bunları fark edemeyişimizin (uyutulmamızı) eğitimle bir bağlantısı olabilir mi? 

Hiç şüpheniz olmasın ki bu eğitim, ezberletilenlerin dışına çıkamayan insanlar, müstemleke mantalitesinde muti kullar olarak yetiştirmek üzere tasarlanmıştır. Bu kolayca görülen bir gerçek olmayabilir. Evet bu eğitim, koruyucu rolünü üstlenmiş aristokrat bir zümrenin hâkimiyetinin devamına sorgusuz şekilde hizmet etmeye hizmet eden eğitim yapısıdır. Derin güçlerin önünde diz çöktürmek, dışa bağımlı, üretmeyen, sadece tüketen ve gösterileni kopyalayan bireyler haline getirmektir amaç.

İşte Bakanlığın, hatta bir bütün olarak Hükümetin öncelikle halletmesi gereken konu budur. İnsanımızı zihinsel özürlü hale getiren bu eğitimden kurtulmak ve kimliğe ve zihinsel özgürlüğe kavuşmak… En güçlü insanların bile adalet önünde sorgulandığı ve yapısal dönüşümler içine giren ülkemizde, şimdi sıra eğitimi ve okulları sorgulamaya gelmeli.

Üretmeyen ancak tüketen toplumlara biçilen rol ezberci eğitimdir. Ülkemiz gerçek atılımı, eğitimi sorgulayıcı ve ezberci yapıdan kurtarmakla gösterebilir. Öğrencide bilgisiyle yaşadıkları arasındaki dev uçurumlar var. Bu uçurum telafi edildiği takdirde yapılan reformlar etkisini gösterebilir.

Eğitimin kalitesi ve uygulamalı yapılması konularında Milli Eğitim Bakanlığının ve YÖK’ün reformlarının sonuç getirmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sonuç getirecek reformlar, yerleşmiş yanlış bakışı ve felsefeyi- bilgiye ve sınavlara odaklanmış anlayışı- değiştirebilmelidir. Bir tuğla yığınından bina ortaya çıkmıyorsa, bilgi yığını da bilimsel düşünceyi doğurmuyor ve kısaca bilimin kendisini ortaya çıkarmıyor. Öğrenci, sürekli bilgiyi üreten ve kullanan özne konumuna çıkarılmadıkça, öğrenci en temel hayat becerileri olan yazma, konuşma, düşünme ve iletişim becerilerini bile öğrenemeyecektir. Okullar ürünlerini çürüğe çıkaran bir fabrika gibi çalışmaya devam edecektir. Merkezi sınavların tek seçenekli “doğru cevapları” içinde boğulan gençlerin bilimden ve eğitimden nasıl soğutulduğu artık görülmelidir.

O zaman ülkemizde “eğitimin tarzı” asıl sorun olarak görülmektedir. Nasıl bir “öğrenme metodu” kullanıyoruz ki insanımızı düşünemez, üretemez ve bilgiyi kullanamaz hale getiriyoruz?

İnsanlar öğretilen şeylerin birbiriyle anlamlı ilişkileri üzerinde düşünebilme, anlamlı ilişkilerden bir sonuca varabilme ve bütünü kavrayabilme ve düşünme yeteneğine sahiptir. “Bilgiye odaklı” ve “tekrarlamaya dayalı” bir eğitim sistemimiz var. Sorgulama yapmadan öğrenme ve bilgi yükleme üzerine kurulu bu yapının esasının ise “şartlı öğrenme” teşkil ediyor.

İnsanı robottan ve hayvandan ayıran en önemli bir özelliğin yaptıklarının anlam ve hikmetini bilmesidir. Eğer bildiğimiz her şeyin mümkün olduğunca şuuruna varamıyorsak, yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Bu yüzden her öğrendiğimizi, neyi niçin öğrendiğimizi hayattaki karşılığını ve ne işe yaradığını öğrenmek zorundayız. Eğitim sürecinde, gerçek hayatı okula getirebilen ve öğrendiklerini sorgulayabilen öğretmenler yetiştiremiyorsanız, eğitim modern çağın insanları köleleştirme vasıtası haline gelecektir. İşte Milli Eğitim camiamız, öncelikle eğitimdeki bu muhteva sorununa el atmalı. Eğitimin testler yoluyla, tek doğruları aktaran bir köleleştirme vasıtası olduğu, hepimiz ve herkesçe görülmelidir.

Şartlanmaya dayalı eğitimden neyi kastediyorsunuz?  Biraz açıklar mısınız?

Eğitim zihnî boyuttan (muhakeme, akıl yürütme, yorumlama vb.) uzak bir şekilde, daha önceki bilgilerle ilişkilendirilmeden yürütülmeye başlandığında “şartlanmaya dayalı öğrenme” kendiliğinden doğacak ve etkisini göstermeye başlayacaktır. Böyle bir eğitim süreci öğrenciyi, yalnızca ‘evet-hayır’ kesinliğiyle hâdiseleri ele almaya teşvik edecek, öğrencilerin fıtraten sahip oldukları şüphe ve merak hislerini dumura uğratacaktır. Böyle olunca da okuduğu her yazıya, duyduğu her söze ve ileri sürülen her fikre düşünmeden inanması istenen öğrenci, hür düşünmeyi, düşünce üretmeyi, başka fikir ve görüşlere karşı saygılı olmayı öğrenemeyecektir.

Bir de eğitim dünyamızın muhteva sorunu, daha doğrusu kimlik problemi var.  Bu sorun nasıl aşılır sizce?

Milli Eğitim, sürekli yeni projeler üzerinde çalışmakta ama asıl meseleye, asıl çözüme gelememektedir. Her şeyden önce eğitimin bir dayanak-Arşimet noktası olmalıdır. Kendi değerlerimizi bir yana bırakarak dışarıda çözüm arama anlayışına son vermeliyiz.

Eğitimin neye hizmet ettiği; okullara niçin gittiğimiz belli olmalıdır. Bunun için de bu ülkenin çocuklarına yeniden büyük idealler, ufuklar, rüyalar ve iddialar armağan edecek, bu toplumun tarih yapmasını mümkün kılan temel inanç ve imanî kaynakları, medeniyetinin kurucusu, çığır açıcı şahsiyetlerini eğitim sistemine dahil etmeye yönelik projeler üretilmelidir.

Sonra da eğitimin felsefesi ve eğitimi niçin yaptığımız konusu açıklığa kavuşturulmalıdır. Düşünün ki siz bir öğrenme mekanizması ile donatıldığınızı bilmiyorsunuz, beynin nasıl öğrendiğinin farkında değilsiniz, bilgi ve eğitimin ne anlama geldiğinin şuuruna varmamışsınız, beyin boş bir kutu, bu boş kutuya rastgele bilgi yığmayı eğitim zannediyorsunuz. Bilginin sürekli yenilenen canlı tabiatının farkında değilsiniz. Evet her bilginin modası geçiyor. Modası geçmeyen bir şey varsa o da “öğrenmeyi öğrenmedir”.

Eğer eğitimi “ihtiyaç odaklı, meraka ve keşfe dayalı” bir platforma çekebilirseniz eğitimi eğitir hale getirebilirsiniz. Aksi halde bir eritim sürecine dönüşecektir. Eğitim deyince sınavlarda nasıl başarılı oluruz konusu değil, çocukların meraklarını nasıl geliştiririz ve bilimi nasıl sevdiririz konusu gündeme gelmelidir. Çünkü üretken ve icat edebilen, ahlaki değerlerle mücehhez nesiller yetiştirilmesi ülke gelişiminin asıl mihenk noktasıdır.

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz