“BEN”İ BİR DE BENDEN DİNLEYİN!

27 Ekim 2017 Cuma, 12:39

Kimin aklında ne soru varsa, cevabı burada…

Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

Ben;

Evet… Sabırsızım. Aceleciyim. Hep acelem vardır benim.

Çünkü bu  insan denen meçhule güvenmiyorum.

Hepsini yapabilecek miyim, bilmiyorum ama, çok işim var yapılacak, çok sözüm var söylenecek, çok bildiğim var yazılacak.

En büyük endişelerimden biri, halen sırtımda çok büyük bir yük olarak gördüğüm ve taşımakta zorlandığım bildiklerimi ve tecrübelerimi, bizden sonraki kuşaklara belgesel kaynak şeklinde aktaramamaktır.

Zira, bu acımasız hayat çok kısa!

Telaşlıyım ve aceleciyim bütün bunlar sebebi ile…

Evet, kendini beğenmiş, egosu yüksek, huysuz, müteharris, muteriz, muarız, aksi ve çekilmez bir adamım ben.

Yoksa, neden her ameliyatının bir meydan muharebesi  gibi olan ve savaşı kazanmaya mecbur bir Beyin Cerrahı olayım ki…

Hayatım boyunca bir çok zorluklara, engellemelere, haksızlıklara ve iftiralara maruz kaldım.

Ateistlikten, Marksistlikten, Leninistlikten, Komünistlikten, CIA, MOSSAD ve KGB Ajanlığından, Rabıtacılıktan, Mezhepsizlikten, Masonluğa, Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve Gerici Şeriatçılığa kadar, hakkımda söylenmeyen kalmadı.

Hatta bunların bazılarından soruşturuldum ve yargılandım bile…

Alışkınım bunlara! Tınmıyorum artık…

Ama Ben;

Öncelikle ve özellikle “İnsan” olmak, Türk ve Müslüman olmamın dışında, ne şucu oldum, ne de bucu…

Siyasetten ve Politikadan daima nefret ettim.

O kadar yalnızım ki bu Âlemde, sığındığım yalnızlığım bile yapayalnız…

Allahtan başka İlah, Kur’an’dan başka Kitap, Peygamberden başka Rehber tanımadım!

Aklı, Bilimi, İlimi ve Alimleri, rehberim ve yolumu aydınlatan ışık olarak gördüm.

Bilgi, Bilginin Kaynağına ve Hocalarıma hürmet, hep temel prensibim ve şiarım olmuştur.

Değer yargılarımın kıstası, “Bilgi” ile doğru orantılıdır.

Kaynağı ve sahası ne olursa olsun, her türden bilgi, beni cezb etmiştir.

Mezhep taassubu olmayan “Kendi”mciyim sadece.

Sadece kendimin sempatizanıyım.

Evet “Kendini Beğenmiş” biriyim!

Bunu da hak ediyorum zannımca.

Alınganım, Titizim, Mükemmeliyetçiyim, Detaycıyım, Müşkülpesendim…

Zor Adamım. Çok Zor! Zor…

Lâkin; İlkelerim ve muhayyilem çerçevesinde sürdürdüğüm, planlı ve programlı bir hayatım vardır benim.

Bu yaşıma kadar Mütevekkil ve Münzevî olmayı beceremedim birtürlü. Bundan sonrasını ise bilemem…

Sosyal, genetik ve bilimsel müktesebatımın oluşturduğu alışkanlıklarım, karakterime yansımıştır. Karakterim de hayatıma. Zannımca kaderime de…

San’atsal romantizm, ruh âlemimi çok etkilemiştir.

Mürekkebi, mukaddes ve hayırlı bildim.  Dolmakalem kullanmayı, hep adetten, ibadetten ve edebden saydım.

Hayatımda hiç vagon olmadım.

Çünkü, hem vagonu olabileceğim standartta mücehhez ve münevver bir lokomotif bulamadım, hem de kişiliğim buna müsait değildi. Nitekim, lokomotif olmak üzere yetiştirilmiştim.

Hep lokomotif ve kendi lokomotifimin vagonu oldum.

Lider oldum.

Kendim oldum.

Objektif oldum.

Adaletli olmaya çalıştım ömrümce.

Duygularımı saklamadığım ve hep doğru bildiğimi söylemekten ve müdafaa etmekten imtina etmediğim için, düşmanım çoktur benim.

Hiç kimseye, ama hiç kimseye hayatımda minnet etmedim.

On yaşımda ailemden ayrıldım. On iki yaşımda başkalarının mesuliyetini de sırtıma yüklediler. “Sen Büyüksün!” telkinleri ile, hep tek başıma bırakıldım.

İyi ki de bırakmışlar!

Hiç “Çocuk” olduğumu hatırlamıyorum.

Hayatımı şekillendiren, ismini taşımaktan müthiş gurur ve mesuliyet duyduğum Dedemin düşünceleri beni çok etkilemiş olsa da, kararlarımı tek başıma aldım. Hatasıyla sevabıyla mesûliyet bana aittir.

Geldiğim yere tırnaklarımla, aklımla, azmimle, hırsımla, inadımla ve beynimle geldim. Kimsenin yardımı ile değil…

Tek başıma mücadele ettim.

Kurulan menfur ve çirkin tuzaklara düşmedim. Ard niyetli haysiyyetsiz düzenbazların sinsi planlarını ve hasis oyunlarını bozdum.

Yirmi dokuz yaşında, Üniversitede Tıp Fakültesinin Beyin Cerrahisi Anabilim Dalının Hocası, Yöneticisi ve Sorumlusu oldum. Bu, çok az kimseye nasib olan, ilâhi bir lütuf ve ikramdı.

Şayet bir muvaffakiyetim varsa, Tevfik ve İnayet hariç, kendi gayretimdendir.

Destek değil, köstek gördüm hayatım boyunca…

Çoğu zaman taşımak zorunda olmadığım yükü ve mesuliyeti de, taşımaya mecbur edildim.

Hakkım, maddi-manevi, çok yendi, çiğnendi. Ama ben kimsenin hakkını yemedim, çiğnemedim.

Sağ ayağımın çorabını sol ayağıma giydirmedim!

Bir kürdanı bile gereksiz israf etmedim. Aşırı tutumlu da sayılabilirim belki de.

Hak etmediğim hiç bir şeye, göreve ve makama talip olmadım.

Prensiplerime ve kişiliğime  uymayan hiç bir görev ve makamı da kabul etmedim.

Çeşitli mahfillerden ve ülkelerden aldığım çok cazip teklifleri bile, mizacıma, mefküreme ve tinetime münasip olmadığı için, reddettim.

Kendim için, Allah’ın hiç bir kulundan, hiç bir fânîden merhamet dilenmedim.

Hiç ummadıklarımın, ihanetini de gördüm, tahminimin fevkindeki sadakatini de…

En büyük vefasızlığı, en çok elinden tuttuklarımdan gördüm.

En büyük kazığı, en çok beslediklerimden yedim.

Adımla Adam(!) olanların, daha sonra her adımında, Adımdan rahatsızlıklarını müşahade ettim!

Evvelinde, medet umdukları Adımın himmetine bile muhtaç olanların, âhirinde, İsmime dahi tahammül edemediklerine, bîpervâ ve bîedep ihânetlerine de şahit oldum! 

Ve, menfaatperestlerin ve nankörlerin, daha sonra ne kadar alçak, mürâi, ebleh, haysiyetsiz ve şahsiyetsiz olduklarına, ve sakladıkları kini ve kompleksi kustuklarına da…

Hak etmeyene, sevginin nedametini, tahrip ve tahrik ediciliğini de yaşadım.

Sustum, evet sustum… Lâkin, bu suskunluğum, acziyetimden değil, asaletimdendi. Yoksa, hakiki anlamlarını belli bir zaman geçtikten sonra farkına varabilecekleri, ne denli muhteşem iğneleyici, delici, lâl edici ve hâkeyeksan öldürücü cavaplarımın olduğunu, ve silah gibi kullandığım kelimelerimle onları nasıl dövebileceğimi ve yerin dibine sokabileceğimi çok iyi bilirler. Zira, bu edebî maharetim, herkesin malumudur.

Ama ben, kin tutmasam da, hiç bir şeyi unutmuyorum, unutamıyorum ve bu da benim sızılarımı arttırıyor.

Hafızamın ve zekamın, çok güçlü ve etkin olduğuna inanılır. Ben ise, merak, sebat, istikrar, azim, inad ve acılarımın…

“Keşke” demedim. Pişman değilim, kızgın da… Ama çok kırgınım.

Nitekim, pişmanlığımın suflî cehâletini, sefaletini, sefahatını, kepazeliğini ve rezaletini, suskunluğumun ulvî nezaketine, nezafetine, zerafetine, saadetine, selâmetine, asaletine ve faziletine tebdil eyledim.

Kaynağı ve belgesi olmayan bilgiyi yazmadım, sözü söylemedim.

Zira,  dost olan da, olmayan da çok iyi bilir ki, “fukarâ beyinlerin ukalâ fikirlerine” itibar etmem, kayıtlarımı sağlam tutar, belgeleri iyi muhafaza ederim.

Kulaklarıma değil, gözlerime inanır ve itibar ederim.

Kaynak göstermek ve gösterilmekten de, dominant onur ve gurur duyar, namütenâhî, tarifsiz haz ve zevk alırım.

Nereye olduğu önemli olmadan, seyehatleri, konusu ne olursa olsun, bilimsel toplantı, konuşma ve konferansları hep sevdim ve peşlerinden koştum, seveceğim ve koşacağım da…

Hep dik durdum, eğilmedim, yine dik duracağım. Rahmetli Babamın dediği ve yaptığı gibi, yatağımda değil, dik durarak, ölümü mütevekkil bekleyeceğim.

Sevmeyenim, haddinden fazla, çoktur benim, yürekten sevenim ise, çok az… Bir de sever gibi görünenler var.  Her ihtimale karşı, mürai menfaatperestler,  ne olur ne olmaz diyen, tedbirli(!) ve kaygılı  şakşakçı dostlar!

Serde hekimlik, cerrahlık, hocalık var ya, uyanık(!) kurnazlar…(!)

Ya işleri bitince, unutup tanımayanlar, yabancılar…

İşleri düşünce kırk yıllık arkadaş olanlar…

Kıçı başı sık sık yer değiştiren, kişilik bozukluğu tescilli oynaklar, korkaklar, zavallılar…

Ya arızalı kimlikleri, hasedlikleri, suratlarında tebeyyün etmiş, müsvedde insanlar, düzenbaz  salon efendileri, ucuz ve sahte kahramanlar…

İşte, bütün bunları farkında olan ve müstehzi susan Ben…

Şimdi, benim hakkımda, kaarilerimin farklı farklı teşhislerini(!) duyar gibiyim.

Ama hiç de umurumda değil… İsteyen istediği gibi düşünür.

Çünkü, insanın hakikatın aynası olduğuna inanırım.

Ben buyum işte…

Ben, bazı marazî ve malign konnektomluların hasbelkader şecereme dahil olmaları  sebebi ile, yıllar önce kendisi için farklı bir “Nâm-ı Müstear ve   Mahlas”  bile tahayyül etmiş, bir İsmail Hakkı’yım.

Göbek bağımı kendim kestim. Cesedimi de kendim yıkar, kefenler, namazını kıldırır, açtığım mezara gömerim.

Vesselam…

Rubâimizi de unutmayalım!

AŞKNÂME GİBİ!

Sevdan boynumda kement, tavk’ul hamame gibi,

Aşıklar mescidinde, vâiz, imâme gibi,

Hayyam’a, İbn-i Hazm’e, Şeyh Gâlibe nisbetim,

Nazîremdir Nefesim, Hicran, Aşknâme gibi.

 

Yorum

  1. Abdullah Haçkalı

    3 Kasım 2017 at 13:47

    Sayın Hocam, arabamın uzun farları ni actirdiniz bana. Daha çok şey görmeye başladım. Selam ve dua ile

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz