Yaratıcı Varlığı İspatlanabilir mi?

21 Nisan 2020 Salı, 12:27

“Bilimsel olarak yaratıcının varlığı ya da yokluğu ispatlanamaz” diyenlerin kulakları çınlasın! Yaratıcının akademik ispatını duymayan kalmasın!

Ediz Sözüer

“Bilimsel olarak yaratıcının varlığı ya da yokluğu ispatlanamaz” diyenlere hem bir reddiye olan, hem de bunun tam tersinin doğru olduğunu şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kesinlikte ortaya koyan bu yazıdaki inceleme ve çıkarımlarla ve verilen kaynak yazı ve kitaplar ile açıklığa kavuşturulan ve sağlam bir mantık kurgusu ile ispatlanan meseleler aşağıda sıralanmıştır:

İspatlamanın ne demek olduğu ve bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, akli bir delili ve ispatının olabileceği.

Yaratıcının varlığı düşüncesinin bilimselliğe uygunluğu.
Yaratıcının varlığının, tüm detaylarıyla, mantık ve bilim zemininde, akademik olarak analizi ve sağlam bir mantık kurgusuyla, delilleriyle ispatı.

Yaratılış Modelinin Bilim Yaklaşımı
Öncelikli olarak bir kavram tespitine ihtiyaç olduğu ve ispatlamaktan neyi anladığımızın ve ispatlamanın ne demek olduğunun ortaya koyulması gerekiyor anlaşılan. Konuyu iki ana bölümde somut örneklerle birlikte inceleyeceğiz ve daha sonra kaynak yazı ve kitaplar vereceğiz. İşte buyurun lütfen:

Birinci Bölüm: Bir Kavram Tespitine İhtiyaç Var. İspatlamaktan Neyi Anlıyoruz? İspatlamak Ne Demektir? Bir İddianın Kesin Bir Delile Sahip Olması Nedir?

Aklî delil ile somut gerçeklik arasındaki fark nedir? Öncelikle, bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, akli bir delili ve ispatı pekâlâ olabilir.

“İspat“, bir iddiayı delil göstererek doğruluğunu apaçık meydana çıkarmak manasını ifade ediyor. Şimdi imana temas eden konularda elinizle tutup gözünüzle göreceğiniz, deneysel biçimde doğruluğunu teyit edeceğiniz tarzda deliller yok.

Fakat bu noktadan hareketle ve böyle diye, bu meselelerin akla uygunluğunun olmadığını veya kesinlik içeren mantıki delillerinin bulunmadığını söylemek ya da bilimsel nitelikte olmadıklarını ifade etmek, hakikate karşı çok büyük bir haksızlık ve hata bir hüküm olur.

Burada vereceğimiz misal, çok yaygın kullanılan bir misaldir. Fakat meselenin mahiyetini ve temel mantığını anlamakta oldukça yardımcı olmaktadır. O yüzden bu misalin üzerinde önemle durulması gerektiğini düşünüyoruz. Şöyle düşünelim:

Bir ressamın, perde arkasından, bize sadece fırçası görünecek şekilde çalıştığını farz ettiğimiz durumda, o resmi bir ressamın yaptığını nereden anlarız?

Ressam Görüş Alanımızın Dışında Diye, Resmi Boya ve Fırçadan mı Bilmeliyiz?

Hâlbuki incelediğimizde görürüz ki, o boyaların ve fırçanın kendi kendine işleme ve sanat kabiliyeti bulunmuyor.

İşte bu durum bize, o sanat kabiliyetine sahip bir ressamı arattırır ve varlığını sanki görmüşüz gibi aklen kabul ettirir. Size soralım:

Bu misalimize göre bir ressamın varlığının görsel ve maddesel bir delili, yani “deneysel anlamda bilimsel bir delili” olur mu? Elbette olmaz ve olamaz.

Çünkü deney ve gözlem sahanızın dışında bir etki edici var. Fakat böyle diye, o ortada görünen işi, gerçek etki sahibi olma özelliğini gösteremeyen ve o işi yapabilecek kabiliyet kendisinde bulunmayan nesnelere vermek, herhalde perde arkasında sanattan anlayan maharetli bir ressamın bulunduğuna hükmetmekten daha fazla bilimsel değildir.

Soruyoruz: Bilgisayarın Bir Mühendisin Eseri Olduğunu Söylemek Bilimselliğe Hangi Sebeple Aykırıdır?

Elde edilen bilimsel verilerin ifade ettikleri manaların açık yüreklilikle itiraf edilmesi, bilime ve insan aklına saygı sebebiyle gerekmez mi?

“Bilimsel Amaca Uygun Değildir Bir Yaratıcıyı Düşünmek. O İhtimali Düşünmek Bile Bilimselliğe Yakışmaz.” Deniliyor.

Peki neden? Şu önümüzdeki bilgisayarın, “görmediğimiz bir bilgisayar mühendisi” tarafından ya da “detay özelliklerini bilmediğimiz bir fabrika” tarafından üretildiğini düşünmek, bilimselliğe hangi nedenle aykırıdır? Bunu iddia edecek bir bilim adamı olmadığı halde ve “Bu bilgisayarın maddeleri bir araya gelmiş de, onu kendi kendine oluşturmuş” demek; bilimselliğe daha uygun olmadığı halde, bundan çok daha mükemmel, canlı, konuşan, gülen, üzülen canlıların veyahut da şu düzenli kâinatın akıllı bir bilinç yani şuur sahibi bir yaratıcı tarafından yapıldığını düşünmek, “bilimselliğe aykırı” ve böyle muhteşem bir tasarımın maddelerinin bir araya gelerek kendi kendini oluşturduğunu iddia etmek “bilimsel gerçek” öyle mi? Bu nasıl bir mantıktır ve bilime saygısı olan böyle bir şeye inanır mı? diye soruyoruz.

Bilime Bir Yaratıcı Yokmuş Gibi Peşin Hükümle Başlamak Nasıl Bir Tarafsızlık Oluyor?

Bilim felsefesi olarak lanse edilen; “Biz yaratıcı yokmuş gibi hareket ederiz, bilim tarafsızdır” sözleri inandırıcılıktan uzaktır. Tarafsızlık iddiasında bulunuluyor ama tarafsız davranılmıyor. Her zaman ve her durumda yaratıcı yokmuş gibi davranılıyor, baştan tüm kabuller yaratıcının yokluğu üzerine bina edilerek, her şey öyle anlatılıyor. “Çiçek yapıyor” deniliyor. “Tabiat yapıyor” deniliyor. Hatta “Tabiat yaratıyor” deniliyor. Bu nasıl bir tarafsızlıktır diye sormamız gerekmiyor mu? Kanaatimizce bu eleştirdiğimiz takdim tarzı, tarafsızlık da değil, gerçeğe taraftarlık da değil. Hatta bilim de değil kesinlikle. Tamamen kendi zihninde kurgulayıp inandığını bilim diye anlatmaktan başka hiç bir şey olmadığını düşünüyoruz.

Aslında çoğu insanı böyle bir hataya sevk eden düşünce, bu kâinatı yaratan ve idare eden ve maddiyat cinsinden olmayan bir yaratıcı düşüncesini daha baştan reddetmek ve zorlama da olsa, bu ihtimalin haricinde olan bir cevap aramaya kendini mecbur bilmektir. Daha baştan reddetmenin adına önyargı deniliyor biliyorsunuz. Aslında bilimsel düşünce tekniğine de tamamen aykırı bir şey bu. Fakat “bilimsel düşünce tekniği”adına kişisel tercih ve şartlanmaları dayatmak maksadıyla, bilimsel düşünceyi bile bu hata düşünceye alet etmek ve bu şartlanmayı bilimselliğin gereği gibi sunmak ve bir yaratıcıyı varsaymanın veya varlığı ihtimalini düşünmenin bile bilimsel düşünce, araştırma ve gözlem tekniğine aykırı olduğunu ifade ederek bu alanda kısıtlayıcı kurallar koymak, bilim adına utanılacak bir yaklaşımdır.

Böyle bir kuralı dayatmak, bilim yaptığını iddia eden hiç kimsenin haddi değildir ve olamaz. Yaratıcının varlığı ihtimali karşısında böyle bir kural olacak şey midir? Bunun adına nasıl “bilimsel düşünce tekniği” denilebilir? Bu tamamen bilim dışı bir düşünce tekniğidir. Bilimsel düşünceye asıl uygun olmayan tavır, yaratıcının olabilirliği ihtimaline karşılık, kesinlikle yokmuş gibi davranmak, bütün kural ve kaidelerini bu hatalı kabul üzerine bina etmek, kâinatın bütün işleyişini yaratıcı yokmuş gibi anlatmak ve öyle yorumlamak, bir yaratıcının varlığı fikrinden bile rahatsız olmaktır. Evet, bu rahatsızlığı bir takım ateizm taraftarı kişiler, bizzat dile getiriyorlar ve bir yaratıcının olabilirliğini düşünmeyi bile bilime ve bilimsel düşünceye uygun görmediklerini söylüyorlar.

Fakat Yaratıcının Varlığı Düşüncesi Bilimselliğe Neden Uygun Olmasın?

Tam tersine çok da uygun olabilir. Yine aynı örnek üzerinden gidecek olursak, bu önümüzdeki bilgisayarın kendi kendine oluştuğu düşüncesi mi, yoksa onun bir mühendis ve bir fabrika tarafından yapılmış olabileceği ihtimali üzerinden bir araştırmaya girmek mi?

Hangisi daha mantıklıdır ve hangisi bilimsel düşünce tekniğine daha uygun görülebilir?

Söz konusu bilgisayar hakkında daha baştan ve hiçbir fikrimiz yokken bile ikinci fikir çok daha sağlıklı bir yaklaşım değil midir?

İşte şu görünen eşyayı, o eşyanın icad ve idare kanunlarından ibaret olan tabiat ile açıklamaya çalışmak; tasarımcı mühendisini ve üretici fabrikasını hesaba katmadan, bir bilgisayarın yapılış, kuruluş ve çalışmasını sadece işletim sistemi programı ile izah etme gayretinden farksızdır ve anlamsız bir çabadır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşım hikâye anlatmaktır, asılsız bir bilim kurgudur, safsataya gerçek demektir, bilimsellik değildir.

Eşyanın oluşumunu bir yaratıcı ile izah etmenin, bilimsel düşünceye daha uygun ve akla yatkın, çok daha makul ve kabul edilebilir bir yol olduğu ve bilimsel olarak kabul edilecek bir model varsa, bu modelin buna çok daha layık olduğunu açıkça tespit etmemiz gerekiyor.

Eşyanın üzerindeki sanat, gözle görülmeyen, ancak akıl ve kalple anlaşılabilen ve takdir edilebilen manevî, soyut bir gerçekliktir.

Her ne kadar maddî ve görünen bir delilimiz mevcut değilse de, maddî gözümüzle gördüğümüz sanat eserinin varlığı, ressamın varlığına yeterince güçlü ve kesin bir delil niteliğindedir ve bu gözle görülen işin, yani sanat eserinin varlığının, ressamın varlığının doğruluğu için “bilimsel nitelikte delil” olarak görülmesi ve ressamın varlığının delillendirilmesi yolunda kullanılması, gayet kabul edilebilir ve akıl gözüyle doğruluğu görülebilir mantıki ispatlar özelliğindedir.

İşte bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller de aynen bu özelliktedirler. Hem gayet güçlüdürler, hem akıl ve mantık uyumlulukları muhakkaktır; hem de kesinlik derecesinde ispat etme niteliğine sahiptirler. Bizim söylediğimiz ve iddia ettiğimiz budur.

Dinin hakikatleri, teorik (nazarî) ve aklî delilleri olan ve delillerin birbirlerine kuvvet vermeleriyle zıtlarının imkânına ihtimal bırakmayan sağlamlılıkları sayesinde, mutlak gerçekliklerine hüküm edilebilecek nitelik arz eden, temel olarak nazarî (teorik) fakat netice itibariyle kesin hakikatlerdir.

Bir yaratıcının varlığının gerçekliğine yönelik tümevarıma dayalı mantıkî çıkarımların, bilimsel düşünceye ve bilimsel delillendirmeye uygunluğu ve yatkınlığı, bizce şüphesizdir.

İkinci Bölüm: Şimdi bir parça uzun fakat keyifli bir metni daha okumayı göze alabilirseniz meseleyi başka bir açıdan da somutlaştıralım iyice.

Bize hayat imkânı verecek düzendeki bir kâinatın tesadüfen oluşması ihtimali ise, ünlü İngiliz matematikçi Roger Penrose tarafından hesaplanmıştır. Penrose, tüm fiziksel değişkenleri hesaba katarak, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini dikkate alarak ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang’in diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu tespit ederek bulduğu ihtimal şudur:

10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal! Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur. Örneğin 10 üzeri 3, 1000 sayısını ifade eder. 10 üzeri 10 üzeri 3 ise, yani 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır.

Ama burada 1 rakamının yanına, 10 üzeri 123 tane sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir adı ya da tanımı yoktur. 10 üzeri 123, evrendeki tüm atomların sayısının toplamından, yani 10 üzeri 78’den bile büyük bir sayıdır.

Ama Penrose’un bulduğu sayı, bunun çok daha üstündedir. Acaba Roger Penrose hesapladığı bu sayı hakkında ne düşünmüştür? Penrose, akıl sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar: “Bu sayı, yani 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal, Yaratıcı’nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz, çünkü 1 rakamının yanına o kadar sıfır koyması gerekecektir ki, eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan çok çok geride kalacaktır.” (Michael Denton, Nature’s Destiny, The New York: The Free Press, 1998, s. 9)

Açıkça ortaya koyulduğu gibi, kâinatın tesadüfen oluşma ihtimali yoktur. Montreal Üniversitesi Psikiyatristi Karl Stern, bu gerçeği görmezden gelmeye çalışanlar hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:

“Evrenin şu anki yapısının tümüyle bir tesadüf eseri olabileceği düşüncesi, tamamıyla delice bir düşüncedir. Delilik kavramını argovari bir hakaret niyetiyle değil, tamamen psikolojideki teknik anlamıyla kullanıyorum. Gerçekte bu tür bir düşünce ile şizofrenik düşünce tarzı arasında büyük benzerlikler vardır.” (Jeremy Rifkin, Algeny, Newyork: The Viking Press, 1983, s.114) 

 (Şizofrenik düşünce içeriği bozukluğunda, gerçeklikle ilgisiz tuhaf fikirler ve çıkarımlar bulunur). Evrim ve tabiat alternatifi üzerinde diretmek, Shakespeare’in eserlerinin, Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun başına oturmuş, bir milyar maymunun, bir milyar yıl boyunca süren yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer.
Bunun için ihtimal hesabı yapılmaya kalkışılacak olursa sıfıra çok yakın, ama sıfır olmayan bir ihtimal bulunabilir. Ama diğer taraftan herkes Shakespeare’in herhangi bir eserinin maymunlar tarafından pratikte, gerçek hayatta asla yazılamayacağını da bilir.

İşte bu meselemizin temel noktasıdır, matematik olarak bir ihtimal var ama pratikte yok, yani meselemizin somut bedahette –aşikâr kesinlikte- olmasa da teorik anlamda yüzde yüz kesinliğinden bahsedilebilir. Mesele bunu fark edilmesindedir. “Evet, çok küçük bir ihtimal ama yine de mümkün!” diyenlere diyoruz: “Hayır, asla mümkün değil! Buna mümkün denmez.” Evet matematik olarak bir ihtimal var, sıfır değil o ihtimal. Fakat bu derecede küçük ihtimaller pratikte “sıfır” kabul edilebilir. Çünkü mevcut hayat şartları içerisinde öyle bir şey vücuda gelme şansı bulamayacak.

Mevcut durumda yaşamı tesadüfen oluşturmak için, başka bir kâinata gitmek gerekiyor. Çünkü bu dünyada yaptığımız ihtimal hesapları, bu kâinatın çok dışına taşıyor. Bir protein tesadüfen meydana gelemiyor. Bu kâinatın sahip olduğu madde parçacığı ve bütün ömründe geçen saniye sayısı, o denemeleri başarılı bir şekilde gerçekleştirmeye ve o proteini oluşturmaya yetmiyor. Nitekim söz konusu ihtimal hesaplarıyla hayatın tesadüfen, haricî bir müdahale olmadan oluşabilmesi için çok sayıda evrene ihtiyaç olduğunu görülmesi ile, her birinde o denemelerin yapılıyor olduğu kabul edilen ve güncel bir popüler bilim konusu olan “çoklu evrenler” düşüncesi, kâinatın yaratılışını inkâr etmeye çalışan düşüncenin farklı bir versiyonudur.

Bu tezdeki temel maksat, yaşamı barındıran bir kâinat meydana getirmek için muhtemel denemelerin sayısını ve zamanın miktarını artırmak ve dolayısıyla evrenin sözde ihtimaller dâhilinde oluşabilme olasılığını yükseltmektir ve şu cümleyi söyleyebilmektir: “Sonsuz sayıda çoklu evren var. Öyle olunca da, birinde olmasa diğerinde hayat mutlaka meydana gelmiştir.” Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg, ateizme taraftar Richard Dawkins ile yaptığı röportajda “çoklu evrenler teorisindeki evrenlerin sayısı insan hayatının oluşabilmesi için, çok sayıda olması gerekir. Minimum 10 üzeri 56 olmak zorundadır.

Eğer dalgalanma hakkında bilgiye sahip olduğunu düşünüyorsan minimum 10 üzeri 120 demelisin. Aslında bu biraz kafa karıştırıcı.” ifadelerine yer vermiştir. Weinberg’in sözleri çok dikkat çekici. Fakat bu verilerden bir sonuç çıkarabilmek neden kafa karıştırıcı olsun ki? Aslında hiç de öyle değil. Yaratıcı yerine kâinatımızdan başka 10 üzeri 120 tane başka kâinatın var olduğunu kabul etmek ne demektir? Kâinattaki toplam sayısını ifade eden 10 üzeri 78 tane atomun her birinin üzerine 1 trilyon yani 10 üzeri 12 tane sıfır koysak, 10 üzeri 78*10 üzeri 12=10 üzeri 90 ediyor. Yani 10 üzeri 120’den yine inanılmaz derecede küçük bir sayı. Yani bunu kabul etmekle, her bir atomun üzerine 1 trilyon sıfır koymaktan çok daha büyük sayıda kâinatın varlığını delilsiz kabul etmeniz gerekiyor! Eğer kendinizi bir yaratıcıyı kabul etmemeye mecbur bilirseniz ve buna şartlanırsanız, böyle çıkmaz sokaklarda tıkanıp kalıyorsunuz. Hâlbuki tabiatta görünen sabit kanunları ve hassas ayarı açıklamak için sadece iki şık var. Ya Richard Dawkins ve ateistlerin, “var olduğu düşüncesi”nden bile rahatsız oldukları ve hoşlanmadıkları bir yaratıcının varlığı kabul edilecek. Veyahut varlığına dair bir emare ve delil bile olmayan, olsa bile “kafa karıştırıcı” ve 10 üzeri 120 adet çoklu evren olduğu kabul edilecek. Allah aşkına böyle bir tercihi yapmanın neresi zor?

Zorluk sadece gerçek olması istenmeyen ihtimalin, yani bir yaratıcının varlığının gayet akılcı olmasında mı? Bilimsel düşünceye daha uygun olmasında ve daha elverişli görünmesinde mi? Zaruret derecesinde bir gerekliliğe sahip olmasında mı?

Arzu edilen ihtimalin ise, yani tesadüfe bağlı oluşumun ise imkânsızlık derecesinde düşük olması ve söz konusu düşünceye hararetle taraftar olanların bile, böyle bir rastgelelik ihtimalinin gerçekleşmiş olabileceğini kabul etmek konusunda, kendi akıllarının bile rahatça onay verememesinde midir zorluk acaba? Netice olarak, böylesine ümitsiz çarelere güya bilim adına başvuran ateist düşünce taraftarı bilim adamlarının bu hurafeye inanmaktaki ısrarlarının, bir tek yaratıcının varlığı düşüncesini güçlendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz bu noktada.

Evet, böyle kurgusal bir yaklaşımla hayatın kökenini açıklamaya çalışmak, bilimsel nitelikte görülmemelidir. Çünkü görünen kâinatın verilerine ve şartlarına göre çıkarımların yapılması ve bu çıkarımların adına bilim denilmesi bir temel esastır.

Bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller bu temel esasla uyumludur ve bilimsel nitelikte görülmelidir. Bu kanaatimizi birinci  bölümde detaylandırdık ve gerekçeleriyle ortaya koyduk.

Bir yaratıcıyı kabul edenlerin düşüncelerinin bilim adına çok acımasızca eleştirilmesi ve bilim dışı görülmesi karşısında; sırf bir yaratıcıyı kabul etmemekteki ısrar neticesinde mecburiyetle başvurulan böyle imkânsız senaryolar ve tamamen kurgusal yaklaşımlar, bir yaratıcıyı kabul edenlere de bu yaklaşımları bilim dışı olarak görme hakkını verecektir diye düşünüyoruz.

Ayrıca sürekli yenilenen bir kâinatta böyle bir ihtimal dahi mümkün değildir. Bu hesaplar, sanki bir sabit şekil baz alınarak yapılmış. Fakat kâinat sürekli yenileniyor, o zaman işin rengi de çok değişiyor. Çünkü sayısız yerde ve sayıda bulunan imkânsız ihtimallerin sürekli olarak gerçekleşmeye devam etmesi söz konusu olacaktır ve böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimalinin ise doğrudan ve hesapsız olarak reddedilmesi gerektiği açıktır.

Kaynak Yazı ve Kitaplar

1- Bir Yaratıcının Varlığı Düşüncesinin Bilimselliğe Uygunluğu ve Tabiat Kanunları


1. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi sunumu
Sunumda; eşyanın bir yaratıcı tarafından var edildiği ve işletildiği hakikatinin kabulünü sağlam bir zemine yerleştirmek için, bir yaratıcının varlığı düşüncesinin bilimselliğe uygunluğu ve ateizmin bilimsel yaklaşıma uygunsuzluğu en net bir biçimde ortaya koyuluyor.
Tebliğ metninde “Yaratıcının Varlığı Düşüncesinin Bilimselliğe Uygunluğu” isimli 2 numaralı başlığa müracaat edebilirsiniz.

Yazı Adresi: https://wp.me/p6RGG1-18V

2- Tabiat Risalesi Açılımları Görsel/İnteraktif Kitap

(İlahî Teknolojinin Detaylarında Hayalî ve Zihinsel Bir Keşif Yolculuğu)

Yaratıcının varlığının tüm detaylarıyla mantık ve bilim zemininde akademik olarak analizi ve sağlam bir mantık kurgusuyla delilleriyle ispatı için ise Tabiat Risalesi Açılımları kitabımızın tamamını (dikkatle okunmak şartıyla) mükemmel bir kaynak olarak gösteriyoruz.

Tabiat Risalesi Açılımları’nın tamamını hem metin hem video seminer olarak bitirmenizi hararetle tavsiye etmek isteriz.

Tabiat Risalesi Açılımları Görsel/İnteraktif Kitap (seminer videoları da, her bölümün sonunda içine entegredir):

Kitap Sayfası: http://wp.me/p6RGG1-4k

Tabiat Risalesi Açılımları Youtube Oynatma Listesi:


3- Fırsat bulursanız “Yaratılış Modelinin Bilim Yaklaşımı Yazıları” isimli 4 bölümlük yazı dizimizi de mutlaka inceleyin.

Bu sayede konuyla ilgili ne türden akademik yazılar yayınlanıyor ve bu konuda ne çalışmalar yapılıyor haberdar olmuş olursunuz. Oldukça dikkat çekici ve çarpıcı bu yazı dizisini okuduğunuzda bambaşka bir bilim yaklaşımının kapısı sizlere açılacak. Aşağıdaki 1. bölümün adresi. Yazının içinde diğer üçünün de adresi mevcut.

Yaratılış Modelinin Bilim Yaklaşımı Yazıları-1

Yazı Adresi: https://wp.me/p6RGG1-1YC

4- Varoluşu Sorgulayan Kâinat Tasavvuru (Yaratıcının Varlığını Kabul Eden Bir Bilim Anlayışı)

Üsküdar Üniversitesi Özel Seminer Programı

Görsel/İnteraktif Yazı ve Seminer Videosu Adresi:

https://wp.me/p6RGG1-1TA

Seminerde özellikle ilginizi çekeceğini düşündüğümüz bazı başlıklar:

Neden Akıl Tek Başına Hakikati Bulamaz? İspatlamaktan Neyi Anlıyoruz? İspatlamak Ne Demektir? Kâinatın Anlaşılabilirliği, Anlaşılmaz Bir Şey Değildir (Agnostik Felsefe Eleştirisi) Hakikatin Bilinemez Olduğu Bir Kâinatın Kabul Edilemez Olduğunun Ortaya Koyulması.

Varoluşu sorgulayan herkese hitap eden ve özellikle akademik camianın dikkatini çeken bu çok özel seminer sunumunda, bir yaratıcının varlığının kabulünün delillerini araştıran ve çıkarımlarını bu yönde yapan bilimsel yaklaşım ve çalışmaların insanlık için ifade ettiği değer ortaya koyuluyor ve yaratıcının varlığını kabul eden bir bilim anlayışı oluşturmaya katkıda bulunacak ve yaratıcının varlığını kabul eden bir eğitim yaklaşımının bilim dünyasına nasıl takdim edileceği hakkında ve bir bilim felsefesinin alt yapısı niteliğinde ciddî çözümlemeler, görsel destekli olarak sunuluyor.

Bu sunum akademik camiada bir milattır. Seminer videosunu mutlaka izleyin. Metinde bulamayacağınız çok sayıda ekstra diyaloga ve ifade edilen hakikatlerin en gür bir seda ve heyecanla takdimine şahit olacaksınız.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz